Psikoestetik

Aşağıda paylaştığım metin, Nusret Kaya’ya ait bir ses dosyası. Yaklaşık yarım saatlik bir konuşma. Bu yazımı tamamlamam 2 uykusuz gecemi aldı çünkü iki küçük çocuğumla bölünmeden PC başında durmak mümkün olmadığı için, ses dosyasını da yazı metnine dökmek için vakte ihtiyacım olduğum için, ancak toparlayabildim. Tek hedefim, tek niyetim var: Ben dahil hepimizin de potansiyelimizin farkına varması, kendimizin farkına varmamız, mutlu evlat ve mutlu birey yetiştirmek için önceliğin kendimizi iyileştirmek olduğunu anlamamız ve çabalamamız, birbirimize olumlu katkılar sağlamamız, kitapların iyileştirici gücünü fark etmemiz ve düşünebilmeyi, merak etmeyi naçizane beraberce tetikleyebilmemiz. IQ, EQ, vajinal boşalma, erken boşalma, libido, takıntılar ve rüyalarımız hakkındaki Nusret Kaya’nın konuşmasına aşağıdaki yazıdan ulaşabilirsiniz. Yazının sonunda da kendi fikirlerimi de yine naçizane paylaşacağım:

Sizlere Psikoestetik’i anlatacağım. Ben Doç. Dr. Nusret Kaya. Nedir Psikoestetik? Ruhsal güzellik demek. İngilizce konuşan ülkelerde bile psiko ve estetik kavramları bir araya getirilmemiş. “Şeklin ötesindeki güzellik” demek. Şekilsel güzelliklere o kadar çok takıntılı hale geldik ki, toplumun böyle bir felsefeye ihtiyacı var diye düşündüm. Bunu biraz daha açalım:

Biz psikiyatristlere head doctor (kafa doktoru) diyorlar. İyi bir kafa doktoru olmak için beyni iyi bilmek ve bildiğin şeyi de iyi anlatmak gerekiyor. Doktorlara hitap etmiyoruz, dolaysıyla beyni çok basit olarak topluma mal etmemiz gerekiyor. Bu anlamda üst beyin ve alt beyin diye beyni ayırdığımızda, pek çok kişi beynimizin fonksiyonlarının farkına varmaya başlar.

Üst Beyin. Tıp’taki karşılığı Korteks. 1 mm kalınlığında, beynimizin her iki yarım küresini kapsayan, gene bir beyin bölümüdür ama bir zar gibi de düşünebilirsiniz. Doğada insan beynine en çok benzeyen cevizdir. Taze ceviz yediğiniz zaman, dıştaki sert kabuğu kırdığınızda, acı diye soymaya çalıştığınız birinci kabuk var ya, işte orantısal anlamda o kabuk kadardır korteks. Namı diğer üst beyin. Onunla düşünürüz, okuruz, yazarız, felsefe yaparız, para kazanırız, bu kaseti dinleriz ama insana ait megalomanik süreçte başka canlılarda bu anlamda analiz ve sentez yapan bir korteks olmadığı için, tüm beynimizi üst beyin zannederiz. En büyük yanılgımız da budur çünkü üst beyin sistemi zekâ ölçerlerinin ölçmeye çalıştığı beyin bölümüdür ki IQ kavramı ile kendini ifade eder. Bilgisayarların taklit etmeye çalıştığı beyin bölümüdür. Hani bir de okuduysanız Agatha Christie’nin cinayetleri çözen gri hücreleri… Şimdi yeni bir kavram daha ortaya çıktı, işitmişsinizdir; EQ diyorlar. Yani duygusal katsayı anlamında. İşte duygularımız, alt beynin karmaşık fonksiyonlarından sadece bir tanesidir.

Üst beyin yüzde yirmi sekiz, alt beyin yüzde yetmiş iki hücre kullandığı için, sadece üst beyinde yaşarsınız, alt beyninizin farkına varamazsınız ve dolayısıyla duygu derinliğinde duygularınızı idare edemediğiniz için hayatınızın pek çok bölümünde sıkıntıya düşersiniz. Peki, bunlardan kurtulmak için, bu sıkıntılardan kurtulmak için, alt beynimizin farkına varmak için ne yapacağız? Önce onun tanımlanmasını iyi yapacağız çünkü biliyoruz ki refleksif olarak bir beyin bölümümüz daha var: Kalbimizi çalıştırıyor, bağırsaklarımız, nefes alışverişimiz; biz buna otonom sinir sistemi diyoruz. Bir de alt beyinde RNA yolu ile atalarımızdan geçmiş genetik bilgi şifreleri var. Bu da önemli ve bütün bu fonksiyonları bir araya getirdiğimiz zaman duygular, içgüdüler, genetik bilgi şifreleri ve refleksif organların komutaları; tabii ki alt beyin sistemi daha çok hücre kullanacak. Hatta pek çok felsefeye göre de bir nevi mikrokozmos olacak. Biz niye bu mikrokozmosun farkına varıp da ondan istifade etmiyoruz acaba?  Sebep çok karışık değil aslında. Çünkü bu tanımladığımız üst beyin sistemi ile alt beyin sistemi arasında çelik bir duvar vardır. Normalde geçemezsiniz. Bu çelik duvara klasik ekol şuuraltı; ben ilkel libido seviyesi diyorum. Neden? Çünkü tamamı seksüel içerikli takıntılarla dolu. Eğer bu seksüel içerikli takıntılarımızı halledemezsek bir biçimde, sadece üst beyinde yaşarız (Yani öncelikle takıntıları aşmamız gerektiğini, erkeklerde erken boşalma sorunu ile kadınlarda vajinal orgazmı öğrenmenin şart olduğunu savunuyor Nusret Kaya ki, alt beynimizin farkına varalım. Varamazsak ne olacak; yazının devamında net olarak anlatıyor). Yaşasın korteks! Yaşasın otomatik portakallar! (Eğer bu takıntılar aşılamazsa: ) Üst beyinsel olarak şekil, para, çevre, dış dünya, dış dünyanın bilimleri, teknoloji çok ilgimizi çekmeye başlar. Sadece gördüğümüz şeyleri görürüz (Ki, bunlar da elbette önemli ve gerekli fakat yeterli değil. Sorun da, bunları fark etmemekle ve çaba göstermemekle başlıyor).  Oysa bundan 600 yıl kadar önce Mevlana Mesnevi’de “İç’i bulun; gönül gözünüz açılsın” demiş. Yani üst beyni biraz sıfırlayın. Üstteki Ben’i bu kadar önemsemeyin. Zaten üstteki Ben’i çok önemsediğinizde egosantrik, bencil olursunuz. Farkına varmadan (bu durumlar) gelir çünkü kimse bunları kabul etmek istemez. Peki, üst beynimiz analiz ve sentez yapmaya devam etsin; çünkü zekânın göstergesi olan IQ da hakikaten önemli ama alt beynimizin farkına varalım! Ne yapacağız; önce o çelik duvarı ortadan kaldıracağız, seksüel içerikli takıntılarımızı. Bu anlamda baktığımız zaman üç tane önemli faktörün, özellikle toplumumuzu takıntılı hale getirdiğini anlıyoruz.

Bunlardan birincisi masum gibi gözüken beraber uyku uyuma alışkanlığımız. Neden? (Çünkü) uykuyu üst beyin uyur, alt beyin uyumaz, işi gücü var; kalbi çarptıracak, bağırsakları çalıştıracak, daha bir yığın organı refleksif olarak çalıştıracak. Seks içgüdüsü neredeydi; alt beyinde. Yani yanındakinin anne, baba, bacı, kardeş olduğunu bilen beyin bölümü uyur; bunlardan haberi olmayan, sadece kayıtlar yapan alt beyin sistemi uyanıktır (Kitaplarında, yetişkinlerin bile yan yana uyumaması gerektiğini savunuyor. Kız kıza bile… ). Dolasıyla da kimin yanında uyuyorsa ona seks içgüdüsü aktarır. Ne oldu; masum bir olay yüzünden aşırı alt beyinsel seks içgüdüsüyle ilgili takıntılarımız çıktı. Yasak bazı yerlerde; Almanya’da yasak. Çocuğu annenin babanın yanında altı aylıktan itibaren uyutmazlar, “kişiliği gelişmez” derler. Biz buradan gaddarlık zannederiz. Hatta Amerika’da normal bazı mahallelerde eğer iki tane çocuğunuz varsa, tek odalı ev kiralayamazsınız. Farkına varmışlar bunların. Belki de bize anlatmıyorlar. Belki bilerek yapıyorlar bunu çünkü niye; Murphy Kanunu 1: Kaz ise kazıkla! Kaz kalırsak kazıklarlar.

İkinci önemli faktör; sık doğumlar (Nusret Kaya, yine kitaplarında der ki; iki çocuk arasındaki yaş farkı en az 3 olmalıdır çünkü rahim için geçmesi gereken zaman aralığı en az 3 yıl olmalıymış. Kendisiyle tanıştığımda Hira’ya hamileydim. Bana ilk sorduğu soru; “kardeşlerin arası kaç yaş olacak? Hamileliklerinin arası kaç yıl?” sorusu olmuştu).  Eğer sık doğuruyorsa bir anne, birer sene aralıklarla doğuruyorsa sadece birinci kurtarıyor, öbürleri kurtaramıyor. Neden? Çünkü düşünün; kucağında bebe; emziriyor, altını değiştiriyor, hemen o bebe üç aylıkken ikinciye hamile kaldı. Üst beyin koca korkusu, Allah korkusu nedeniyle istermiş gibi davranır ama alt beyin hazır değildir. Kadının rahmi hazır değildir. Daha rahime düştüğü andan itibaren 9 ay istenmeyen canlı alt beyin takıntısına neden olur. İlginçtir; Oğuz Türkleri, vaktinde bunu yakalamışlar. Birinciye ak kemik, geri kalanlarına kara kemik demişler. Anadolu’ya gidin; hakikaten de ak kemiklerin sayısı çok az, kara kemiklerin sayısı çok fazladır çünkü birer, bir buçuk sene aralıklarla doğurup dururlar. Yaşasın Rahim! Niye “yaşasın rahim” öğretisi, niye topraklarımızın ismi bile “Ana dolu” yani “Rahim dolu”; hiç düşündünüz mü? Çünkü vaktiyle bu topraklarda ana kraliçe dönemleri olmuş. Ana kraliçeye tapınmışlar (Seda Diker de kendi kitaplarında ataerkil toplumdan önce, anaerkil toplum olduğumuzu söyler. Bu dönemlerdeyken kadına çok değer verilir ve aslında her şey yolundadır da. Zaten o yüzden “Anadolu” topraklarımız). Sebep çok karışık değil. O zamanlar mikroskop keşfedilmemiş, belki dölleyici rolü bilinmiyor, spermler bilinmiyor. O zamanki insanların kafalarına göre kadın durup dururken karnı şişiyor ve bir canlı çıkıyor içinden.

Rahim dışlanmıştır çünkü üst beyinde örtünse de bir kadın, eğer biraz sonra anlatacağım nedenlerle rahim kaynaklı libido yani cinsel enerji kullanıyorsa, “ben yarattım” kabul eder. Yani “bir yaratan” tartışmasına neden olur. Ama bunun geri kökeni, erken boşalmalı erkeklere bağlıdır. Şimdi şaşırdınız; biraz açayım: Çünkü kadının karmaşık yapısının temeli, libido yani cinsel enerji, yani yaşam enerjisini üç organında birden kullanma yeteneğine sahip olmasıdır: Bebeklikte ve kızlıkta klitoris kullanır, mastürbasyon şartı yok. Annesi altını değiştirirken uyarılır daha klitoris; bebeklikte uyarılır! Kadınlıkta dişilik kodu olan vajinayı, yani vajinal orgazmı öğrenerek kullanması gerekirken kadınlarımızın yüzde doksan dokuzu bunu bilmez, vajinal orgazmı bilmezler. Dişi kodları kapalı kalır ve ne yaparlar o zaman; Yaşasın Rahim! Rahim kodunu yönetirler. Gidin bakın etrafınıza; rahim kodu kullanan çok sayıda kadınlara rastlayacaksınız. Onların kabahati yok. Esas güçleri dişi koduyken, belki de biz (yani erkeklerden bahsediyor burada) yetersizliğimizi kapatabilmek için ne yapmışız; kadının dişiliğini baskı altında tutmuşuz. Hala Anadolu’da yaygındır; böyle muayyen bir yaşa gelip de iyice güçlenmiş rahimler pek çok şeyi bilirler (ki yine kitaplarında büyük rahim küçük rahmi döver. Gelin kaynana tartışmalarının en büyük nedenidir rahim kadınlar der)  ve erkek evlatlarını evlendirirken kulaklarına fısıldarlar: Oğlum bir eline, bir beline vereceksin. Ne demek bu; aman dişileşmesin, dişileşirse başın derde girer, hemen rahimleştir, hemen doğurttur! İşte rahimlerin bu kadar çok bol olduğu bir ortamda buna bağlı olarak da çocuk alt beyinli adamlar çoktur. (Kitaplarını okudukça rahim kadınları ve çocuk alt beyinli erkekleri de çok rahat analiz edebiliyorsunuz. Bu ayrımı yapabilmeyi öğrendiğimden beri, artık insanlara daha az kızar oldum çünkü hak vermesen de artık onları anlamaya başlıyorsun). Niye, biliyor musunuz (çocuk alt beyinli erkeklerin çok olmasının nedeni)? Eğer bir kadın dişi kodunu kapatır yani vajinal orgazmı öğrenmez, rahim koduna geçerse; rahim kaynaklı libido koduna geçerse, doğurduğu erkek çocukları alt beyinsel anlamda çocuk kalır, bilmezler (O yüzden önce kadın bilmeli, kadın öğrenmeli; kadın kendi gücünü, kendi dişi gücünü, beyaz enerjisini bilmeli ki doğurduğu yavrularını da bu anlamda sağlıklı yetiştirebilmeli). Bunun çok örneklerini görüyoruz. Hatta bir takım otoriteler bunu anlamış; “içinizdeki çocuğu sevin” diye yazılar yazıyorlar ama yanlış yapıyorlar. “Mademki içinizdeki çocuğu yakaladınız, büyütün” demeleri gerekiyordu. Şimdi bu ne yaptı; son derece büyük bir toplumsal felakete sebep oldu çünkü korteksin zekâ göstergesi olan IQ okumak ve yazmakla gelişebilir. Neden; (çünkü) korteksteki hücrelerin sayısı artmaz ama hücreler arası kollateral dediğimiz bağlantıları artıran tek şey okuyup yazmaktır. Geliş sırasına göre incelediğimiz zaman Kur’an bunu yakalamış muhteşem bir kitap. Niye? Bir numaralı Alak Suresi’nin 1 numaralı ayeti “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” diye başlar.

Peki, siz okuyup yazmadınız veya ilkokul seviyesine kadar okudunuz; üst beyniniz çocuk kaldı. Güçlü rahim etkileri nedeniyle alt beyniniz de çocuk. O zaman ne oldunuz (hem alt, hem de üst beyni gelişmemiş, geliştirmemiş kişilerden bahsediyor)? Çocuk beyinli bir toplum: kolay kandırılan, kolay aldatılan ve bağımlı, özgün değil. Bu anlattıklarım toplumsal bir önem kazanmaya başladı, değil mi? Yani kadınlarımızın yüzde doksan dokuzu rahim, erkeklerimizin yüzde doksan dokuzunun çocuk alt beyinli olduğunu anlamaya başladık ve çocuk alt beyinli bir adamın üst beyni ne kadar gelişirse gelişsin; IQ yüksek, EQ düşük yani zekâsal kat sayı yüksek, duygusal kat sayı düşük: hayat boyu çatışma demek! (Yine kitaplarında der ki Nusret Kaya;  sigaradan 3 kat daha fazla kalp krizi nedenidir ve çok ciddi bir stres sebebidir. Kişi kendini bilmediği için de kabul etmez). (Erkeklere söylüyor: )İçimizdeki çocuğu büyütmenin yolunun çok basitçe eşlerimize ve kadınlarımıza vajinal orgazmı öğretmek olduğunu anlayabildik mi? Ve bunun için eğer erken boşalmamız varsa, bunun çaresini araştırmamız gerektiğini? Çünkü erken boşalmalı bir adam vajinasını nasıl öğretecek ki karısına? Ne yapacak kadın; kadın ya klitorisin karanlık gücünü ya da rahmin karanlık gücünü kullanmak zorunda bırakılmış olacak! (Kendisine “böyle bir durumda kadın ne yapacak peki o zaman, eşi erken boşalıyor ve çözüm aramıyor, dişi gücünü kadın kendisi de keşfedememiş ve zevk noktası olarak muhtemelen yalnızca klitorisini biliyor” diye sorduğumda, klitorise asla dokunulmaması gerektiğini, hiçbir şekilde klitoral teması kadının ne kendisinin ne de eşinin yapmaması gerektiğini söylemişti bana. Çünkü klitoral boşalma aslında bir nevi yasak diyebiliriz Nusret Kaya’ya göre. Çünkü vajinal boşalmayı öğrenmek için çok ciddi bir engel olduğunu söylüyor. Klitoral boşalmaya kadın kesinlikle yönlenmemeli imiş. Hatta Nusret Kaya’ya göre klitoris deyim yerindeyse bir tür imtihan konusu da diyebiliriz. Cennetin kapılarının açılması için bu dünyada verdiğimiz imtihanlardan biri gibi düşünebilirsiniz yani).  Kapıyı geçiniz, vajinayı geçiniz. Öğrensinler; dişi gücünde, Yin gücünde, İsis gücünde yükselsinler. Bundan ürkmeyin. Çünkü tek eğitici kadındır (Bu cümleyi lütfen defalarca okuyun).  Rahme düştüğü andan itibaren onun (doğacak olan her insanın) alt beyninin öğretimleri, kadının alt beynindedir. Eğer kadının biz (erkekler) dişi kodunu, kadın kodunu kapalı tutmaya devam edersek,  rahmine düşen çocuklar ister erkek olsun, ister kız olsun; yetersiz olacaktır. Hayat başına düşen milli gelir ortalamaları bu işi düzeltmez. Hayat başına düşen takıntısız beyin ortalamaları yükseldiği zaman biz çağı yakalar, hatta çok önüne geçebiliriz.

Şimdi sizlere bu anlattıklarımın dışında, çok önemli bir takıntı kaynağı daha var: çok masum gözüküyor aslında. Örneğin çocukluktan itibaren tuvalet terbiyesi alışkanlıklarımız. Annelerimizin çoğunun bunu bilmediğini biliyorum. Bir kız çocuğunun klitorisi pipi yerine geçeceği için onunla çok fazla uğraşmayacaksınız (Bebeğin altını değiştirirken de dikkatli davranmak gerekiyor). Bir erkek çocuğunun anüsü yani poposu da ters bir koda sebep olduğu için onunla fazla uğraşmayacaksınız. Çocuklarınızı iki yaşın önünde sünnet edeceksiniz (kitaplarında 2 yaşından sonra korteks gelişimi başladığı için ya 2 yaştan önce ya da 9 yaştan sonra erkek çocukları sünnet olmalıdır diyor), yani korteksin kurulma yaşının önünde. Aksi takdirde pipi kesimi korkusu denilen özel bir korkuya sebep olursunuz. Bu, psikiyatrik literatürde kastrasyon kompleksi diye geçer.

Şimdi üçüncü önemi anlatıyorum size: Sünnet. Kastrasyon kompleksini sertleştirdiğinizde (yani çok takıntılı hale gelirse bu kompleks) çocuğunuz erken boşalmalı olur. Niye? Pipisi kesilecek diye korkar; penis vajinaya girdiğinde! Ve bir an önce işini bitirip geri çıkmak ister. Tabii ki erken boşalmalı olduğunda eşine vajinayı öğretemeyecektir, onu dişi koduna ulaştıramayacaktır, dişinin beyaz enerjisine ulaştıramayacaktır, rahmin karanlık enerjisine mahkûm edecektir (rahmin karanlık enerjisi ifadesi, rahmi kötülemek anlamında değil bu arada. Seksüel anlamda kadın erkeğine karşı rahim enerjisi hissetmemeli ve muhakkak vajinal boşalmayı öğrenmesinin de şart olduğunu söylüyor. Kadın cinsel gücünü vajinasında bulup “benim diş gücüm vajinamla erkeğime, rahim gücüm de çocuğuma aittir” deyip dengeyi kurarsa, sorun ortadan kalkar diyor Nusret Kaya. Kitaplarında; bu sorun ortadan kalkmadığında kadın bilinçaltında oğlunu da bir nevi eş olarak gördüğü için, oğlu büyüyüp evlendiğinde “pipimi kaybettim” egosu oluşacak ve gelin kaynana çatışmaları başlayacak şeklinde bir bilgi de paylaşıyor). Tabii ki o rahim, doğurduğu erkek çocuklarını gene alt beyinli büyütecektir. Gördünüz mü; çok basit gibi gözüken toplumsal olaylardan başımıza neler geliyor ve takıntılarımız bir türlü düzelmiyor.

Ben istiyorum ki tüm Anadolu insanları çocuk beyinli olmasınlar; üst beyinleri de gelişmiş olsun, alt beyinleri de gelişmiş olsun! Gelişmiş insanlar olalım; beyinsel, güçlü, beyaz enerjili insanlar olalım! Beyaz enerji eğer güçlenirse kadınlar vajinayı öğrenerek rüzgar bir rahim haline gelirler (Rüzgar rahmin ne olduğunu anlamak için Kutsal Kase yazımı okuyun). Toplumsal bir güç; dişi gücü.

Erkekler de o çocuk alt beyinlerini büyütmeye başlar ve rahman koduna doğru, gene beyaz enerjiye doğru büyümeye başlarlar. Kadınların rüzgâr rahim, erkeklerin rahman kodunda gelişmesi harplerin bitmesi demektir. Niçin? Rahman da karıncaezmez bir güçtür; aynı rüzgârların gibi! Neml Suresi’nde anlatıyor Kur’an’da. Allah Hz. Süleyman’a güzel bir bilim öğretiyor; mantıku’t tayr : kuşdili. Bizim rüya analizinde kullandığımız dil. (Detaylı bir konu bu da. Bilhassa da “İyileşme Kitabı” kitabı bu anlamda benim birinci sevdiğim, ikincisi de “Evrensel Eşit Kuyruklu Canlı” kitabıdır. Bu kitabın ikincisi de vardır, onu da devamı olarak okumanızı tavsiye ederim. Üçüncüsü de “Psikoestetik” kitabı benim başucu kitaplarımdandır. “Benim Adım Cenin”, “İçteki Ben İle Tanışmak” ve “Sezgilerimiz Ve Takıntılarımız” kitapları da bu kitaplardan sonraki tavsiyemdir).

Hz. Süleyman cinlere, kuşlara ve insanlara hükmetmeyi öğreniyor. Ateşe tapan, şeytana tapan Saba Melikesi Belkıs’ı dize getirmek için ordu kuruyor ve bu ordu yürüyüşe geçtiğinde karıncaların şefi “Süleyman’ın ordusu üzerimize geliyor, bizi ezecek!” diyor. Süleyman bunu duyuyor: “Biz barışçıl gücüz” diyor. Bunun anlamı; rahman gücünün karıncaezmez özelliğidir. Barış için bunları (vajinal orgazmı ve erken boşalmamayı) öğrenelim; toplumsal güç için, gücü elde etmek için.

Biz, rüya analiziyle yardımcı oluyoruz danışanlarımıza. Aynı Yusuf Suresi’nde Yusuf’un “Rüya analizini bana öğrettin, beni bu mertebelere ulaştırdın” demesinden örneklem alıyoruz çünkü seksüel içerikli takıntılarımız rüya dilinde, kuşdilinde, evrenin sembol dilinde bize derdini rüyalarda anlatır. (Nusret Kaya’nın kitaplarından sonra ben de rüya “dinleme” konusunda daha bilinçliyim. Rahmani rüya her zaman görülmez. Mesela pet şişe gibi daha uzun nesneler rüyada penis iken; bardak ağzı, kapı gibi nesneler vajina; deniz gibi mekanlar ise rahim anlamı taşıyor. Buradan da seksüel takıntı nedenleri bulunabiliyor. Araçlar da libido göstergesi. Bisikletin anlamı libido daha düşük iken, jet görmek ise libidonun yüksek olduğunu anlatıyor ya da çok hızlı giden bir aracın içi mesela gibi. Her gün rüyalarınızı muhakkak yazın diyor).  Yani rüyalar eğer analizi bilen bir kütörse kişi; üst beyne tercüme edildiğinde (rüya görmek “beyin dili” diyebiliriz yani) beynimizi takıntılardan kurtaran muhteşem bir güçtür. Bizde fazla bilinmediğine bakmayın! Amerika’daki psikiyatristlerin yüzde sekseni dream analyser başlığı altında rüya analizi yapıyor. Avrupa’da çok yaygın, hatta Japonya’da, Viyana ekolünde. Neden? Rüya analizi rüya yorumundan, tabirinden, tefsirinden çok farklıdır ve muhteşem iyileştirici bir gücü vardır: Önce ilkel libido seviyesindeki seksüel içerikli takıntılarımızın farkına varırız ki ben on binden fazla rüya analizi yapmış bir hekimim (Nusret Kaya’yla tanıştığımda yanlış hatırlamıyorsam 100 bine ulaştığını söylemişti bu zamana kadar yaptığı rüya analizlerinin sayısını bana. Bu ses dosyası yanılmıyorsam 90’lı yılların sonuna ait bir ses dosyası, o yüzden o zamanlardaki rakamdan bahsediyor) ve bu takıntıların farkına vardığımız zaman bunları yumuşatırız, bunları hallederiz; kadın vajinal orgazmı öğrenerek dişi gücüne ulaşır, erkek çocuk alt beyni büyüdükçe boşalma kontrolünde ustalaşarak eşiyle hakiki bir ying yang dengesi kurar, dişil eril güç dengesi kurar; herkesin enerjisi beyazlaşmaya başlar! Ve şayet sizler bu anlattıklarımla ilgilenirseniz ve anlattıklarımla ilgili takıntılar sanki sizde de varmış gibi gelirse, biz her zaman yardıma hazırız. Buyurun, konuşalım, gerekirse rüya analizi yapalım, problemlerinizi çözelim. Amacımız ne; toplumsal olarak, beyinsel olarak kalkınmak…

Düşünün; bir Almanya iki kere dünya harbi kaybetmiş ama Mark (o zamanlarda Mark vardı tabii J  ) hala dünyanın en sağlam paralarından biri. Biz enflasyonla bile başa çıkamıyoruz. Nerede; paralarımızda mı kabahat; hayır, beyinlerimizde! Çok takıntılarımız var ve bunların büyük bir çoğunluğu masum nedenlere bağlı. Eğer daha gerilerde, daha önemli nedenleri de halletmek istiyorsanız kapımız sizlere her zaman açık. Buyurun gelin, beraber halledelim. Teşekkür ederim.

Taa üniversite yıllarımdan beri kullandığım bir gmail hesabım var. Bu hesabıma da en çok kendim mail gönderiyorum. Kendine mektup yazmak gibi de düşünebilirsiniz. Dijital not defterim. Dün, bir tiyatro oyunu senaryosu yazarken, senaryonun içeriğine eklemek istediğim bir müziği bulabilmek için gmail’imden daha önce kendime gönderdiğim ses dosyalarını arattım. O esnada da tiyatro senaryosu için aradığım müziğimi bulduğumda, 13 Nisan 2016’da yine kendime mail olarak gönderdiğim Nusret Kaya’nın ses dosyasını fark ettim. Dosyayı açıp tekrar dinlediğimde, dedim ki artık: “Bu bilgileri tüm kadınlar bilmeli, hepimiz öğrenmeliyiz! Ben de bu noktada kendi adıma yapabileceğim her ne varsa, aktarabilmeye gayret edeceğim. Bunları yazmaktan artık utanmak yerine, öğrendiklerimi kendime saklamak yerine paylaşmaya niyet edeceğim. Kadının kendi gücüne, kendini fark etmesine, olabileceğimiz en iyi versiyonumuza dönüşmemize neredeyse hiç değinmiyoruz. Çünkü hepimiz sadece ve genellikle çocuk sağlığından, çocuk gelişiminden bahsederken asıl kişiyi; “kadını” unutuyoruz! Kadının yalnızca anne kimliği üzerine konuşuyoruz. Mutlu bireyler yetiştirmekten bahsediyoruz; çocuğun psikolojik durumundan, zeka gelişiminden, duygusal gelişiminden, bedensel gelişiminden bahsediyoruz. Bahsediyoruz da; bunları yapabilecek kişinin en başta çocuğun annesi olduğunu söylüyor ve sürekli “yanlış”lara değiniyoruz. Oysa, sorundan bahsederken, bir de çözümden bahsetsek? Kadının kendini yetersiz hissetmesine, kendini başka kişilerle kıyaslamasına, kendini hatalı görmesine, zaten içinde yaşadığı psikolojik sıkıntıları bir de biz hatırlatıp da derinleştirmek yerine, hepimiz bir olup farkındalığımızı arttırsak, o zaman daha iyi bir toplum oluşmaz mı? Bilgimizi paylaşsak, süslenip püslenip en özenilesi fotoğraflarımız yerine birbirimize katkı sağlayacak öğretilerimizi sunsak, bilgimizin zekatını versek, bir iken nasıl milyarca insana dönüştüğümüzü fark etsek daha iyi olmaz mı toplum? Kendimi iyileştirirsem, toplumu iyileştiririm diye düşünsek, mükemmel olmadığımızı ve hatalarımızın olabileceğini kabul etsek ve doğrusunu bulmak için çaba içinde olsak, işte o zaman temeller sağlamlaşmış olmaz mı? Şimdi, naçizane, elimden geldiğince, kadının anne kimliğine değil de dişi kimliğine değinmek istiyorum.”

6 yıldır Nusret Kaya’nın kitaplarını okuyorum. Hatta kitaplarından daha da fazlasını öğrenebilmek için kendisiyle de tanıştım. Şimdi hatırlar mı beni bilmem 🙂 2016 yılının Temmuz ayıydı, Hira’ya 7 aylık hamileydim. Kendisiyle görüşmeyi çok istiyordum çünkü çok önemli bir konudan bahsediyor: Toplumdan! Bunu yaparken de beyni anlatıyor. Takıntılarımızdan, nedenlerimizden, dişi gücümüzden, kayıplarımızdan, fark etmediklerimizden, erken boşalma sorunundan, kadının cinsel isteksizliğinden, vajinal boşalmayı öğrenememekten bahsediyor. En ufak sorundan tutun da en büyük sorunlara ki bu sorunların içerisinde savaşlar bile var; bu sorunların nedenleri, takıntılarımızın nedenleri, şekilcilikte kalmamızın bilinçaltısal nedenleri, gösterişe neden meraklı olduğumuzu; kısacası hepsinin psikolojik nedeninden bahsediyor. Bahsetmenin yanı sıra çözümü de veriyor.

Ben, istiyorum ki; artık hepimiz bir olalım. Dedikodular, kıskanmalar, televizyon karşısında boş geçirilen vakitler, gereksiz ve aşırı yemek yemeler, küslükler, kavgalar, küfürler, gösterişler, mış gibi yaşamlar, depresyonlar, mutsuzluklar, sağlıksız ilişkiler, tartışmalar, bağımlılıklar, savaşlar yerine; körelmiş merak içgüdümüzü tekrar aktive edelim, bize bahşedilen konuşma becerisini en iyi şekilde hayatımıza dahil edelim, kimsenin kimseden üstün olmadığını ben dahil hepimiz fark edelim, makyajı daha seksi olmak için değil de yalnızca kendimiz için sürelim, dişi gücümüzü öğrenelim, iyi bir toplumun kadının kendini bilmesinden geldiğini çözelim.

Şimdi izninizle, çocukla annenin birlikte uyuması ilgili kendi kişisel görüşümü de eklemek istiyorum. İki çocuğumu da 2 yaşına kadar doya doya emzirdim. Emzirme dönemi boyunca da hep yanlarında uyudum. Güneş 2 yaşına kadar benimle uyudu, 2 yaşından 2 buçuk yaşına kadar da benimle aynı odada. 2 buçuk yaşından sonra kendi odasında uyumaya başladı. 3 yaşında abla olduğunda, kıskançlık yaşamaması için yanımda uyumayı her talep ettiğinde geri çevirmedim ve bir bebek, bir çocuk ve ben bir müddet birlikte uyuduk. Ortalama 3 buçuk (4 yaşına doğru) yaşına kadar da benimle her uyumak istediğinde yanımda uyumayı sürdürdü. Aynı şekilde Hira da emzirme dönemi boyunca benimle uyudu. Hatta şimdi bile (2 buçuk yaş) benimle uyumak istediğinde geri çevirmiyorum. Hira 2 yaşından sonra ablasıyla aynı odada, kendi yatağında uyumaya başladı. Hala bile benimle uyumak istiyor çünkü ev büyük ve kızların odası koridorun en uçtaki odası. O yüzden onları korkularıyla baş başa bırakmak istemiyorum ve güvenli bağlanma adına benimle uyumak istediklerinde onları geri çevirmiyorum. Kısacası, bana göre çocuklar 2 yaşına kadar anne ile uyumalılar. Bu konuyla ilgili çok detaylıca “Çocuğun Anne Babasıyla Uyuması Doğru mu?” diye bir yazı paylaşmıştım. Çok da önemsediğim bir konudur ve uyku eğitimine de karşıyım. Bana göre çocuk 2 yaşına kadar anneyle uyumalı, 2 yaşından 3 buçuk yaşına kadar olan süreçte de anneyle uyumak istediğinde geri çevrilmemeli fakat sonraki dönemlerde artık tek başına uyuması gerektiğini öğrenmelidir. Bu yaş dönemine kadar korkularıyla ve güvende hissetmeleri açısından anne tenine ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Evet, korteks gelişmeye başladıktan sonra sert takıntıları oluşmaması için çocukların tek başına uyumaları kesinlikle gerekli ve ileri ki yaşlarda anne babayla uyumalarının, çocuğun kişiliğine de zarar vereceğini düşünüyorum fakat bu yaş döneminden önceki süreçte de uyku ile ilgili böyle bir sürecin geçirilmesi gerektiğinin kanaatindeyim.

Ve son olarak paylaşmak istediğim bir görüşüm daha var: Hani dedik ya, takıntılarımızın nedenleri; biz daha bebekken başlayan ve masum görünen hataların oluşturduğu sert takıntılar diye. O halde bize bu masum görünen hataları yapanlar kim; ebeveynlerimiz. O halde şimdi her bir sorunumuz, her bir takıntımız için ebeveynlerimizi mi suçlamalıyız? Hayır! Bunca öğretilerden çıkarılacak sonuç asla bu olmamalı, asla kimse suçlanmamalı. Kimse hatasız değildir. Hepimiz de hata yaparız ve zaten tecrübe dediğimiz de budur: deneyimlemek. Doğru ya da yanlışı deneyimleyerek öğrenmek. Suçlu yok; merak etmeyen, farkındalığını artırmayan, düşünmeyen, çabalamayan, kendini hatasız gören (kibir), araştırmayan, empati kurmayan kişi var. Sonuç itibariyle herkes bildiğinin en iyisini yapar. Ve bizlerin artık bildikleri, ebeveynlerimizin bildiklerinden daha fazlası; tüm bu öğrendiklerimiz. O halde bilinçli zincir halkası biz olmalıyız bundan sonra. Bize karşı yapılan hatalar (genel olarak bahsediyorum; öfke, kızgınlık, kin getiren her olay ya da kişi üzerine bahsim), egomuzun bizi koruma altına alma içgüdüsü nedeniyle hep karşımızdakini suçlamaya yöneltir. Çünkü ego kusursuzdur kendisine göre diyebiliriz bence. Ben de diyorum ki; hata yapmaktan korkma. Hata yapanı affet ve gerekirse ilişkini kes. Ama asıl ilişkini fiziksel olarak değil, zihinsel olarak kes. Bırak omuzlarında taşıdığın o yükü. O yükün ağırlığını çok iyi bilenlerdenim; sırtımın ne denli kamburlaştığını, affedebilmeyi öğrendikten sonra fark ettim. Omurganızı koruyun; çünkü holistik felsefede önemlidir… Anneninizi, kayınvalidenizi, sizi büyüten ve emek veren herkesi affedin derim (tabii şayet böyle duygular içersindeyseniz). Onlar saygıyı hak eden, değerli insanlar. “Şule, herkes bildiğinin en iyisini yapar. O da o kadar biliyordu, bu yüzden ona kızma ve o aslında elinden gelenin en iyisini yaptı. Bunun için kesinlikle teşekkürünü hak ediyor” diye diye egomu çok defa dinlememeyi öğrendim şükür. Hiç mi kimseye kızmıyorum; elbette kızıyorum. Kızmak da bir duygudur. Bahsetmek istediğim konu affetmek. Affetmeyi öğrenebilmek. Affetmek demek; kırgın ya da kızgın olduklarınıza, hak etmedikleri halde ilginizi sunmak ya da çok samimi olmak demek değil. Tavrınız uzak olmak ya da sınır koymak olabilir. Önemli olan zihinsel olarak kin duygunuzdan arınabilmek. Akışta kalabilmek. Bunu başarabilmek kolay değil fakat imkansız da değil. Yani; kimin rahminden doğduğumuz, zihinsel açıdan önemli. Her rahim, her kadın kutsaldır, değerlidir. Ama içinde yetiştiğimiz rahim dünyasında maruz kaldığımız duygular vardır. Bunları artık biliyorsak, kendi rahmimize, kendi vajinamıza, kendi dişi gücümüze ve ebeveynliğimize odaklanmalıyız.

Tüm bunlar için çabalarken de duygularımızı bastırmamalıyız. Bastırırsak bu kez psikolojik olarak daha da derinlere girmemize neden olabilir çünkü. Bu anlamda daha önceden yazdığım yazılar da var. Aşağıda birkaç tane yazımın linkini de paylaşacağım. Onları da okumanızı diliyorum ve tüm kadınlarımızı kucaklıyorum. Bir gün bir olabilmemiz dileğimle…

Kutsal Kase
Aşk, Sadakat, Eş
Mutlu Kadın Olabilmek
Kendini İyileştir
Tüm Mesele Senle Sen Arasında
Duygusal Şiddet
Pikaçu’yu Neden Seçtin?
Takıntılarımızın Nedenleri 0-2 Yaş Dönemimiz mi?
Çocuğun Anne Babasıyla Uyuması Doğru mu?
Seninle Sohbete Geldim
Beni Dinlemene İhtiyacım Var Anne
Bağırılan Çocuk Mu, Bağırmayan Anne mi?
Mürebbiye Misin Yoksa Dadı Mı?
Sevgi Dolu Çocuklar
Çocuk Gelişimi Üzerine Kitaplar

Yoruma kapalı.

MENÜ