Kardeşler Niçin Farklı Karakterde Olur?

İkisi de aynı ana babanın evladı fakat ikisi de birbirinden çok farklı. Sanki iki farklı kültür ya da ortamda, iki farklı aile ya da insanlarla büyümüşler gibi; bedenen benzeseler dahi, karakter olarak çok farklılar.

İki kardeş arasındaki bu tür farklılıkları yaşamayan, onaylamayan sanırım yoktur. Kendim de dahil, çoğu anne aynı şeyi söylüyor. Bu farklılıkların neticesini kimisi genlere bağlarken, kimisi ise çevresel koşullara bağlıyor. Fakat durum şu ki: karakter farkını ne yalnızca gene, ne de yalnızca çevreye bağlı kılmak, sorunun doğru cevabı değildir. Kişiliğin gelişiminde önemli detaylar vardır. Bunlar çocuğun genleriyle ilgili olduğu kadar annenin hamilelik süreci, bebeğin bilhassa 0-1 yaş olmak üzere ilk altı yaş döneminde ne denli güvenli bağlanma gerçekleştirdiği (helikopter ebeveynlik yapmadan, ilginin bile dengeli olduğu), bilhassa bu dönemlerinde yeterince sevgi ve ilgi görüp görmediği, ayna nöronları, aile içi davranışlar, çevresel koşullar, travmalar, arkadaş çevresi; kısacası hepsi bir bütünsel olarak etkiler. Dahası; izlediği YouTube kanalları ve çizgi filmler de dahil çünkü oradan da kendine bir kahraman ya da rol model geliştirebilir.

Her insan kendine özgü kişiliği ile doğar. Daha somut bir örnek olabilmesi için şöyle bir örneklendirme yapalım: Diyelim ki Ayşe’den bahsediyoruz. Ayşe yeni doğmuş bir birey olsun. Ayşe; mizacı gereği çabuk sinirlenen, cana yakın, hırslı, inatçı, sevgi diliyle konuşan, insanları önce gözlemleyerek analiz etmeye çalışan, gözlem sonucu güvenebileceğine kanaat getirirse ancak o zaman iletişim kuran, kıskanç, paylaşımcı, doğaya ve insana değer veren, tembel, meraklı, sorgulayan bir karakter olsun. Görüldüğü üzere her insanda olduğu gibi Ayşe’nin de iyi ve kötü yönleri var. Aslında Ayşe’nin bu özelliklerine iyi ve kötü diyen, onları böyle adlandıran, onları kategorize eden biziz.

Çoğumuzun ise atladığı bir durum var: Çocuklarımızı eğitelim, öğretelim, güzel davranışları huy edinsinler diye onlara anlatalım, yapması ve yapmaması gerekenleri söyleyelim, şayet uygulamazlarsa belki de psikolojik veya fiziksel şiddeti bile göze alarak yaptırım uygulayalım fakat en sonunda bizim istediğimiz gibi çocuklar olsun düşüncesiyle çocuk yetiştiriyoruz. Olması gerekense aslında; gerçek kimliği görüp, o kimlik üzerinden rehber olmaya, huylarının arasındaki en sivri noktaları törpülemeye, potansiyelindeki uyuyan güzel huylarını canlandırmak, aktive olmuş kötü huylarını ise pasifize etmek, merak ve sorgulamasını geliştirmek, kendini gerçekleştirmesine yardımcı olmak, ilimsel ve bilimsel olarak çocuğu doğru yönlendirmek ebeveynlerin asıl amacı olmalı. Biz ebeveynlerin asıl görevi budur aslında. Örneği yine Ayşe üzerinden vereceksem şayet; siniri öfkesi tembelliği kıskançlığı meraklı olmasını yontalım biz, kişilik özellikleri arasındaki bu huylarını bertaraf edelim; geriye yalnızca seven paylaşan güvenilir insan tipi modeli olsun… Diyelim ki bunu başardık (çocukluk döneminde). Sonra ne olacak: Ya mış gibi bir yaşam sürecek; olduğu gibi görünmediği benliğinin arkasında gerçek karakterini gerek fark ederek, gerek fark etmeyerek, ya travmalı bir çocukluk dönemi olacak ki bu da hem kendi yaşantısını hem de kendi neslini devam ettireceği yavruları ve onların nesillerini de etkileme ihtimali yüksek olan travmaları olacak, ya da ergenlik dönemi zor ve tamamen aileden kopuk bir çocuk olacak…

Çocuğu olduğu gibi kabul etme, olanı inşa etme ve bu doğrultuda yönlendirme önemli olandır. Yani annenin psikolojik durumu, bedensel ve zihinsel sağlığı, hamilelik süreci, genetik faktörler ilk etapta karakter açısından etkili olan faktörlerdir. Bunun üzerine olacak inşa ise başta annenin olmak üzere (ya da anne kimliğini üstlenmiş kişi) aileler arasındaki iletişim ve davranış şekli, çevre, çocuğun gördüğü kişilerin davranışları, ona karşı nasıl davranıldığı, yapıcı mı yoksa yıkıcı mı eleştirel yaklaşıldığı, nasıl yönlendirildiği de var olan karakterinin üzerine eklenir, tamamlanır.

Diğer detayları da yine Ayşe Bebek’in üzerinden anlatalım 🙂 İlk olasılık olarak Ayşe ilk çocuğumuz olsun. İlk çocukta ebeveynin heyecanı, acemiliği, çocuğa hem tedirgin ve kaygı ile hem de tam odakla ve neredeyse başka hiçbir şeyle ilgilenmeden büyütme, o büyütmenin hevesi, tecrübesizliği, kimi zaman kendini yetersiz hissetmesi, ilk defa deneyimlenen ebeveynliğin kimi zaman doğru yanlış ya da bilinçli bilinçsiz yaşanılarak öğrenilmesi derken, genellikle sevgi ve ilgi yeterli miktarınca verildiği gibi, kimi zaman da fazla üzerine düşülür. Bu durum kimi zaman helikopter ebeveynliğe kadar gidebilir ki bu yazıma da yine blogumdan ulaşabilirsiniz. Ebeveyne olduğu kadar aynı şekilde diğer aile fertlerinin de yaklaşımları çocuğu daha bir gözde yapar. İlk çocuğun hem artı hem de eksi tarafları o nedenle çoktur ve denge genellikle kurulamaz 🙂 Ama eğer ki Ayşe ikinci çocuk olsaydı, daha öncesinden bir ablası ya da abisi olduğu için aile evlat yetiştirmeyi daha önce deneyimlemiş ve kendine göre birçok şeyi doğru ya da yanlış diye ayırmıştır. Ayrıca ilk çocukta olduğu gibi kaygı, tedirginlik, yanlış yapma korkusu, çocuğun gelişimini bozacak kıvamda aşırı ilgi ikinci çocukta genellikle pek yapılmaz ve ikinci çocuk ilk çocuk gibi tek değil, kendi yaş civarlarında başka bir çocukla, yani ablası ya da abisiyle gelişimini sürdürür. Bu zaman zarfı içerisinde kimi zaman kıskançlık başta olmak üzere birçok sosyal duygu ya da düşünce kardeşler arasında deneyimlenir. Bu da çocuklar arasında bir çeşit eğitim modelidir ve çocuklar arasındaki iletişimi fazlasıyla değerli kılar çünkü kardeşler birbirlerine ikili ilişkileri, sosyalleşmeyi, takım olmayı, problem çözmeyi, kıskançlık, birlik, rekabet ve başarı duygusu gibi birçok duyguyu deneyimlemeyi sağlar. Birçok duygunun temelinin atıldığı “kardeşlik eğitim sisteminde” ebeveynin rolü azımsanmayacak kadar önemlidir çünkü yetişkinlik zamanlarında evlilik, iş gibi ilişkilerinden tutun da, geçmişte gelen travma ya da adil olma gibi kavramları da kişi üzerinde fazlasıyla etkileyecektir. Ailenin bu noktada adil olmakla adaletli olmak kavramını analiz ederek çocuklara müdahale etmelidir. Bu konuyla ilgili de Instagram’da çokça paylaşımım var ve yine blogta kardeşlerle ilgili birkaç tane farklı yazım da var. Ayrıca Kardeş kıskançlığı ve Kardeş Rekabeti kitapları da muhteşem bir rehberdir. O nedenle blog yazılarımı ve post paylaşımlarımı da, bahsi geçen bu kitapları da okumanızı dilerim.

Fark ettiniz mi; yazının başında aynı aile, aynı ortam fakat farklı karakterde çocuklar demiştik. Ama Ayşe ikinci çocuğumuz olduğu zaman aslında ortam aynı olmuyor. Aile de aynı olmuyor. Çünkü ilk çocuktan farklı olarak ortamda abla ya da abi oluyor. Ayrıca aile daha öncesinden tecrübeli olduğu için aynı aile de olmuyor 🙂 Kişiler aynı fakat deneyimleri, doğruları, yanlışları, tutumları farklı oluyor. İkinci çocuk bu nedenle genellikle daha rahat büyüyor. Peki bu kez ne oluyor: Her bireyin kendine öz kişilik karakteri farklı olduğu gibi, ayrıca bir de çevre de farklı oluyor (0-6 yaş için tabii).

Kardeşler arasındaki kıskançlık ya da kavgalara gelirsek; kıskançlık da insani bir duygudur ve küçük bir çocuğun, kardeşini kıskanması kusur ya da bir açık değildir. O nedenle kardeşini kıskanan bir çocuğu eleştirmek, suçlayıcı bir tavır ya da söze girmek; onu yalnızca ezer, baskılar, suçlu hissettirir, role sokar. Yaşanılan her duygu bir tecrübedir ve o duyguya rastladığında dönüştürmeyi ve alt nedenlerini bilirsen, kendini de o duygunun karşısında tanırsın, zaaflarını bilirsin. Ama bastırırsan, yok sayarsan, duyguyu reddeder veya dönüştürmezsen yetişkinlik çağında da kıskançlık duygunla baş edemezsin. Duygunu dengeleyebilmeyi, pasivize edebilmeyi, nedenini bilirsen eğer, bu duygu sana zarar vermez ve “çocukluk döneminde” kardeşler arasında kıskançlık yaşanması normal bir gelişim sürecidir. Hatta (dengeli) kıskançlık yok ise, o zaman sorun vardır, fikrimce; mesela güvenli bağlanamama gibi. Bu dengeyi kurmak kimi zaman zor olsa da duygularını ifade edebilmeleri, dile getirebilmeleri, duygularını tanıyabilmeleri ve iletişime dökebilmeleri benim için önemli olan. Çünkü konuşulmazsa, gizlenirse ya da yok sayılırsa, işte o zaman sorun çözümlenemez ve bu sorun içsel büyümeye devam eder; belki kendi içinde çığ olana kadar, belki ergenlikte, ebeveynliğinde ya da ikili ilişkilerinde; bir şekilde karşına çıkar. Ve yenemediği bu duygunun neticesi olarak kimi zaman kendinden ödün vermeye, kimi zaman kibre ya da iç huzursuzluğa kadar varabilir, yine fikrimce. Kardeş kıskançlığı üzerine yazdığım yazılarda yine detaylarına ulaşabilirsiniz.

Annenin sürekli ilgisi bağımlılık yapmaz mı, biraz da mesafeli olmamız gerekmez mi sorusu çok geliyor. Öncelikle, sürekli ilgiden anlamamız gereken nedir? İlgi ve sevgi adı altında çocuğa özbakım becerilerini öğrenmesi için hiç fırsat vermez ve sürekli biz yaparsak, kararlı davranmak yerine ağladığı ya da ısrar ettiği durumlarda sınır dengesini kurmazsak, sorun yaşadığında kaygı besleyerek stres ya da obsesiflik oluşmasına olanak sağlarsak, çocuğun sakarlık vb. bir durum yaşamaması için ona alan açıp müsaade etmezsek ve yine bu noktada da denge kurmazsak bunun adı ilgiden ziyade helikopter ebeveynlik olur. Blogta “Çocuğa Karşı Otoriter mi Yoksa Kararlı mı Olmak” ve “Helikopter Ebeveynlik” başlıklı iki yazım, bu noktada daha detaylı anlatıyor🌸 Davranış modelimizden önce, sevgi ve ilgi gibi kelimelere ne anlam yüklediğimiz önemli ki daha net anlayabilelim. Özellikle ilk yedi yaşta sevgi ve ilgi önemlidir; nasıl sunduğun, davrandığın önemlidir. Çünkü çocuk imkanla değil, ilgi ile büyür. İlk yedi yaş, ikinci yedi yaş ve ergenlik dönemi dediğimiz üçüncü yedi yaşta bu davranış modellerinin yansımasını görürüz ki ergenlik dönemindeki sorunların çoğu bundan kaynaklıdır. Ergenliği etkileyen en önemli faktörlerin arasında çocuk ister bilincinde olsun, ister olmasın; ilk çocukluk yıllarındaki deneyimleri, sevgi ve ilgiyi ne denli alabildiğiyle de bağlantılıdır.

Yeterince ilgi görememiş bir çocuk, bizim dikkatimizi çekmek, ilgimizden beslenmek ve bunu sürekliliğe döndürmek için farklı taktikler de uygulayabilir. Bu ilgi yalnızca okşama, sevgi gösterileri, öpücükler, sarılmalar değildir. Büyüklerin ona kızması, onu uyarması bile çocuğa göre bir çeşit ilgilenilme yöntemidir. *Çünkü ona kızdığınızda da aslında ona vakit ayırmış, onunla konuşmuş olursunuz ☺️ Bu, sevginin olduğu ama ilginin yeterince olmadığı hangi ilişki türünde yoktur ki zaten? Eğer yeterince ilgi görmüyorsa çocuk “hasta” olabilir ki siz ona sarılın. “Kardeşine vurabilir” ki siz onu uyarın. Tabii bunları yapan çocuk ille de ilgisiz diye bir şey de yok. Çikolatayı çok seven biriyseniz, fazladan da çikolata yemek isteyebilirsiniz. Sonuç itibariyle tatlıcı birinin daha çok çikolata istemesi ne kadar doğalsa, ilgi gören bir çocuğun da daha fazla ilgi görmek istemesi de o kadar doğal aslında. Dengeyi gözlemleyerek ölçmek lazım. Bazen de fazla açıklama yapmaktan da kaçınmak gerek, fikrimce. Çünkü söylenilenden çok; yapılan, yaşatılan, hissettirilen daha etkilidir. Hissettirilenin yanı sıra da çocuğa katkı sağlayan, karakter gelişiminde etkili olan diğer bir konu da ayna nöronlarıdır. Ayna nöronlarından daha detaylı bahsedelim:

Ayna Nöronları

Acıklı bir Yeşilçam filmi izlediğinizi düşünün: Genç kadın âşık olduğu adama tam kavuşacakken, kötü kalpli diğer kadın bizim naif ve âşık kadınımıza iftira atarak, fakir ama gururlu adamla arasını bozar. Çeşit çeşit entrikalar döner. Kötüler uzun yıllar haksızlıklarıyla harika hayatlar sürerken, mağdur âşıklar ise yıllar boyu acı içinde harcanırlar. En sonunda da tüm gerçekler açığa çıkar ve yitirilen onca yıla rağmen tekrar mutlu olmayı başarırlar çünkü âşıklar kavuşmuşlardır.

Bu filmi izlerken genç kadınımız her haksızlığa uğradığında biz de hüzünleniriz. Hatta sanki bu haksızlık bize yapılmış gibi öfkelenir, nefret eder ve belki de film boyunca ağlarız. Her dönen entrikada iyice kinlenir, intikam ve nefret duygusunu yaşamaya başlarız. En sonunda işler yoluna girer, iyiler kazanır, kadın da biricik aşkına kavuştuğunda sanki o duyguları biz de yaşıyormuşuz gibi mutlu olur ve saadete ereriz.

İşte bize tüm bu duyguları yansıtan şey, beynimizdeki ayna nöronlarımız. Beyin, bazı olayları otomatik olarak fark eder ve karşısındaki insanın hareketlerini taklit eder. Yani bir hareketi gerçekleştirdiğinizde beyniniz nasıl tepki veriyorsa, karşınızdaki kişinin davranışlarını da beyniniz siz yapıyormuşsunuz gibi tepki verir. 1996 yılında Parma Üniversitesi’nde, makak maymunuyla yapılan bir deneyde, beynin ön lobunda bulunan bir motor nöron hücresi keşfedildi. Bunlar ayna nöronların ta kendisiydi. Ayna nöronlar, karşımızdaki kişiyi izlediğimizde kişinin yüz hareketlerini, mimiklerini, davranışlarını ve hatta bakışlarındaki ifadeyi bile birebir kopyalayıp algılamamıza yarayan, beynimizde var olan bir nöron çeşitidir. Ayna nöronlar ne kadar aktif ve güçlü ise, empati yeteneğimiz de o derece güçlü olacaktır. Çünkü empatinin nörobiyolojik tanımı ayna nöronlarıdır.

Ayna nöronların çalışması için karşınızdaki kişiyi görmenize de gerek yok üstelik. Bir limonun ekşiliğini düşündüğünüzde içiniz tuhaf olabilir, okuduğunuz kitaptaki kahraman kişi anne olduğunda siz de onun kadar sevinebilir, dedikodu dinlerken ortamdaymışsınız gibi karşınızdaki kişinin ne hissettiğini anlayabilirsiniz. Yani yalnızca gördüğünüzde değil; dinlediğinizde, hayal ettiğinizde ya da kitap okuduğunuzda ayna nöronlarınızın aktif olduğunu fark edebilirsiniz.

Ayna nöronlardan kısaca bahsettikten sonra, çocuğumuzun üzerindeki etkimize bir kez de bu açıdan değinelim: Hepimizin bildiği gibi, çocuk aileden gördüğünü yapar. Çocuğa bu etkiyi yapan şey de, onun beynindeki ayna nöronlarıdır. O yüzden de çocuğun yanında yapılan her hareket, verilen her tepki, kararlara karşı bakış açısı, söylenilen sözleri tekrarlaması, olayları değerlendirmesi gibi birçok konuda çocuk anne babasını taklit edecektir. Bu taklit olayını olumlu yöne çekmek ve çocuğu doğru davranışlarla da beslemek gerekir. Siz sürekli telefonla oynuyorsanız, çocuk da telefonla oynar. Siz insanlara nasıl hitap ediyorsanız, çocuk da öyle hitap eder. İnsanlarla kurduğunuz iletişimi çocuk da benimser ve çevresiyle sizin kurduğunuz iletişim gibi iletişim kurar. Siz televizyon izliyorsanız çocuk da televizyon izler, kitap okuyorsanız çocuk da kitap okur. Yani kısacası o, sizin aynanızdır. Ve yine yani kısacası onun karakter gelişiminde çevre, genetiği kadar önemlidir.

Geçen gün yine Instagram’da yazdığım gibi; Çocuk, kimliğini diğerlerinin onun hakkında söylediklerine ve kendisine nasıl davranıldığına göre tanımlar. O nedenle iletişimin gücü sözelden ziyade, bedensel iletişim ve davranışlarda daha etkilidir. Bu etkinin en büyük hizmetini de ayna nöronları yapar çünkü taklit sayesinde de benlik gelişimini devam ettirir. Biz birinin arkasından farklı, yanındayken farklı konuşuyorsak çocuk da bunu misyon edinir. “Öğretmenin nasılsa görmüyor; 10 sayfa okudum deme de 60 sayfa okudum” de dersek, çocuk bunu da misyon edinir. Çocuklar sussun diye YouTube’da izletilen o saçma sapan kanallar var ya, orada da çocuğu cezbeden ama doğru olmayan davranışları da çocuk yine misyon edinir ve bu ona çok cazip gelir. Bu tür internet erişimleri ise en tehlikelilerindendir… O yüzden çocuğun kimlerle muhatap olduğu kadar, ne izlediğine de dikkat edin. Bu bir video olsa bile…

Kendi tecrübemden yine örneklendirme yapacak olursam: Güneş karakteri ile Hira karakteri birbirinden çok farklı. Güneş daha uyumlu ve sakin yapıda iken, Hira ise sürekli sisteme karşı. 🥰 Mümin Sekman “Hira sizin ailenize tepki olarak doğmuş” diyor : ) O nedenle, işin aslı; Hira kimi zaman yorucu. Yorucu olmasına rağmen ise “bir kalıba sokmuyorum” onu. Yorulmayacağım şekilde davransın diye uğraşmıyorum, çünkü kim olduğu ve nasıl biri olduğu, gerçek kimliği ve onu yansıtabilmesi önemli benim için. Bastırılmamış hali, özü önemli. Elbette rehberliğime ihtiyacı var, yönlendirmeye, eğitime, EQ destekli gelişime ve üstün zekalı olduğu için de anlaşılmaya da aynı şekilde. İnat mı; tamam, Hira karakter olarak inat bir birey. O halde bu inadı nasıl olumlu yönde geliştirebilirim? Resim yapmayı mı seviyor; o halde bu hobisini gelişimi yönünde nasıl aktive edebilirim, resim yapmayı bir araca dönüştürüp bundan nasıl verimli sonuçlar alabilirim, ruhsal ve zihinsel halini aktarması için resim aracını nasıl kullanabilirim gibi. İnat dediğimiz karakter özelliği şayet kötü huy ise, o zaman bu huyu onun yarına nasıl fırsata çevirebilirim, nasıl faydasına dönüştürebilirim? Hobilerini nasıl oyunla onun gelişimine dönüştürebilirim? gibi gibi… “Başa çıkamıyorum” diye patron da yapmıyorum, duygusal ya da fiziksel şiddetle patron da olmuyorum. Uzun lafın kısası onlar büyüyor ve büyüdükçe kimlikleri de oturuyor. Ki daha bunun ergenlik dönemi de var 😅 Tüm bunlara rağmen, dengeyi sağlayabilmek tıpkı Hira’da da olduğu gibi her çocukta kolay olmasa da, yine de her çocukta kesinlikle mümkün, fikrimce 🦋

Duyguları artık iyi ve kötü olarak ikiye ayırmaya başladık çünkü “pozitif olmak” diye yeni bir doğruluk biçimi ortaya çıktı… Evet, mutluluğa karşı değiliz ve çok da mutlu bir insanım ancak mutluluk adına acıdan kaçtıkça, aslında sahip olduğumuz o “sözde” kötü duyguları ötelemeye, görmezden gelmeye, bastırmaya başlarız. Bu kez görmezden geldiğimiz bu duygular daha da büyür. Psikologlar buna yükselme der… 🦋 Halbuki duyguyu görmezden gelince, biz duyguyu değil, o duygu bizi kontrol altına alır ve bastırdığın o duygu bir gün muhakkak açığa çıkacaktır; bir olay, bir kişi, bir çağrışım ya da bir anda…

Duygunun pozitifi, negatifi olmaz. Duygu duygudur! Pozitifi dayatmak bir zorbalıktır. Var olan duyguyu kabul etmek, yaşamak ve çözümlendirmek gerekir ki ancak işte o zaman mutluluk senin gerçeğin olur. Oraya varman için gideceğin yol ise, ötelediğin duyguları yaşamaktan geçer. Negatif duygular “kusur” değildir. Onların hepsi birer öğretidir; yaşaması sancılı bile olsa…

Kitabım Hare’de de karakter gelişimi üzerine değindiğim bir bölüm var: Sümbül ve Nergis’ten bahsediyorum. Tıpkı orada da değindiğim gibi, anladım ki her çiçek kendi gibi kokar. Bir sümbülden bir nergis kokusu beklemiyorum. Ne iki kardeşi birbiriyle, ne de çocuklarımı başka çocuklarla kıyaslamıyorum, tanımaya gayret ediyorum, zeka türünü anlamaya çalışıyorum, saygı duyuyorum, duygularını önemsiyorum ve dallarındaki yaprakları budamak yerine, dikeninden ayırmak yerine; iyi taraflarıyla, kötü taraflarıyla dönüşeceği çiçeğe su olmaya çalışıyorum. Tohumundan sağlıklı nesiller çoğalması için sulamaya özen gösteriyorum toprağını. Fazla suyla çürütmek, az suyla kurutmak yerine ve gün ışığından kavurmadan, ama ışıksız da solmasına engel olmaya özen göstererek. Yani her anne gibi…

Güneş iyi iken Hira kötü değil. Ya da bunun tam tersi: Hira iyi iken, Güneş kötü değil. Sadece biri Güneş, biri Hira. Hepsi bu… Önemli olan onları olduğu gibi kabul etmek. Doğru olmayan noktalarda, dengenin şaştığı tavırlarda ya da düşüncelerde ona rehber olmaya çalışmak. Hırçınlık her zaman kötü değildir. Fazla sevgi ise her zaman iyi değildir, misal… Onları kendileri yapan hem genetik özellikleri hem de çevresel özellikler. Üstelik anne başta olmak üzere ailenin bilinçli olması, eğitimi, farkındalığı, yaklaşımı, davranışı, iletişim şekli, tavırları; hepsi de çocuğu etkiler, karakterini tanımlar, tamamlar. Çocuğun var olan kişilik özelliklerinde, olabildiğince en iyi potansiyeline ulaşmak, ulaşmasına yardımcı olmak, olduğu gibi kabul ederek değiştirmeye değil, geliştirmeye çalışmak; asıl önemli noktalar bunlar. Beğenmediğimiz huylarında aynı babası demek yerine, beğenmediğimiz ya da olması gerekenin dışındaki noktaları fırsata çevirmek önemli olan (İnat örneğini fırsata çevirmek gibi, yukarıda bahsettiğim). Ayrıca ilk çocuk ve ikinci çocuk olmanın önemi, kardeşler arası yaş farkı, cinsel hayatımız, kendi bebekliğimizden beri yaşadığımız durumlar, bilinçaltımız gibi konuların elzemliği için de Psikoestetik yazımı mutlaka okuyun derim.

Mükemmel ebeveynlik yoktur, yeterince iyi ebeveynlik vardır. Çocuk büyütmek Dünya’da ilk defa sizin yaptığınız bir iş değil ve daha da önemlisi bunun doğru olan tek bir yolu da yok. Sonuçta her çocuk farklı, her karakter farklı, her çocuğun içine doğduğu yaşamın kültürü, imkanı, sahip oldukları ve olamadıkları farklı. Elbette onlara rehber olabilmek için eğitimden bilime ilme insaniyete duyarlılığa kadar dikkat etmeliyiz, önce kendimizi eğitmeliyiz ama bu zaten yalnızca annenin değil, her insanın görevi. Sorumluluk ve emanet duygusuyla kaygı duymak da tabii ki normal ama demek istediğim şey, herkes mükemmeli oynarken mükemmel ebeveynliğin olmadığını bilin ve kendinize bu denli baskıyla eziyet etmeyin. Gayret’in hakkını verdikten sonra kusurun telafisi de olur. Yalnızca kusurda art niyet olmasın, çabada tembellik olmasın; yeter 💚

Aslında bu yazılarımın birçoğu hem Instagram paylaşımlarımda, hem de blog yazılarımda mevcut fakat bu soruyu soran arkadaşlarım fazla olunca, burada da derlemek istedim.

Son cümlemi de peygamber efendimiz (sav)’den örnek verip, tamamlamak istiyorum: Hz. Ömer öfkeli olmasına rağmen efendimiz bu öfkeyi bırak dememiştir. Kişinin kendisine ve başkasına bu duygusunun zarar vermeyeceği şekilde, duygusunu kontrol edebilmeyi, içsel dengeyi ve otokontrolü söylemiştir aslında, baktığımızda. Çünkü ve aslında öfke duygusuna ve öfkeli insanlara da ihtiyacımız var… Ya da Aişe annemiz. Kıskanç tarafını bertaraf et dememiştir. Sahabelerinde kimseyi eleştirmemiş, herkesi olduğu gibi kabul etmiş ve insanlara güzel ahlakı öğretmiştir. İçinde kendim ve kendi evlatlarım da dahil, tüm bunları madden ve manen özümsemek, özümsediğimizi de yaşamak hepimiz için ortak duam ve niyetimdir. Sevgimle selamlarım… 💚

Yoruma kapalı.

MENÜ