Hatice Misge İle Açlık Orucu Röportajı

Ş.A: Su orucu hangi rahatsızlık ya da hastalıklar için tutulur? Hasta olmasak da tutabilir miyiz?

H.M: Su orucu için danışmanlığa gelenleri iki gruba ayırabiliriz. Bir grup “ben yalnızca sağlıklı olmak için geldim” diyor. Bazısı da o kadar ağır şikâyetle geliyor ki, bakıyoruz aslında temelde bir şey yok. Yalnızca beslenme bozukluğu var, sürekli yaptığı hataların sonucunu yaşıyor. Fakat diğer grup  “sağlıklıyım” diye geliyor, problemler çıkabiliyor.

Kişi kendini sağlıklı zanneder ancak organlarında farkında olmadığı bir takım birikintiler olabilir veya bir hastalık gelişiyordur ancak henüz semptomları ortaya çıkmamış olabilir. Bir rahatsızlığı olsun, olmasın hemen her hastalıkta da yapılabilir çünkü açlıkta bedeni kendi iyileştirme gücüyle baş başa bırakmış oluruz. Dışarıdan hiçbir müdahale yoktur. Şifa da Allah’tan beklenir.

Şafi yalnızca Allah’ın sıfatıdır. Şifayı yalnız Allah verebilir. Peki, o zaman hekim ne yapıyor? Hekim teskin eder, sakinleştirir, yol gösterir diyor Hz. Ali. Biz şifa vermeye çalışmıyoruz, yalnızca yol gösteriyoruz. Son yıllarda “şifacı” kelimesi çokça kullanılıyor. Herhangi biri için şifa veriyor diye düşünürsen, şirke girersin.

Ş.A: Şeker hastaları, kan şekeri düşenler, ilaç kullananlar, diyabeti olanlar da açlık orucu tutabilir mi?

H.M: Şeker hastalarına ben hemen açlık tavsiye etmiyorum. Diyelim bir kişide on yıldır hipoglisemi var, yani şekeri düşüyor ve bundan dolayı oruç tutamıyor. Ona nasıl açlık verebilirim?  Önce onun beslenmesini düzeltiyorum, doğru beslenmeye yönlendiriyorum. Beyaz unlu mamulleri bırakmak lazım. Beyaz un hipoglisemiye sebep oluyor. Yani Canan Karatay çok haklı. Beyaz unlu mamulleri bırakıp, gerçek undan yapılmış gıdalar tüketilmeli.

Ş.A: Gerçek unu da bulmak mesele. Hele ki hibrit tohum, GDO’lu gıdalar, katkılı ürünler artık hemen her şeyde…

H.M: Kesinlikle. Tohumlar atalık olacak ama insanlar araştırmıyorlar Şuleciğim. Araştırırlarsa bulacaklar aslında. Biz neye alıştırıldık? Markete git, orada ne varsa al getir. Atalık tohumundan ürünleri markette bulamazsın. Ama araştırmaya başladığın zaman mutlaka karşına doğru ürünler çıkıyor, mutlaka buluyorsun. Bir arkadaşının dedesi hala o tohumu ekiyor oluyor veya köyünde bir değirmen oluyor. Getir oradan bir çuval un, unla yap her zaman ekmeğini. Ekmek yapmak başlangıçta zor ama sonrasında yapımı kolay. Veya bunu yalnızca ekmek olarak değil de sistem olarak düşünürsek, bu sisteme geçmek başlangıçta zor. Ama geçtikten sonra her şey o kadar tıkır tıkır işliyor ki ve daha ucuz aslında. Yani bizim hayatımız daha ucuz. Kahvaltıda tek çeşit, akşam tek çeşit yiyoruz; abur cubur yemiyoruz, deterjan kullanmıyoruz, o zaman hayatımız ucuz gerçekten.

Ş.A: İnsanlar danışmanlık almadan da, kendi kendilerine de açlık orucu yapabilirler mi?

H.M: Kendi kendilerine de yapabilirler, Gerçek Tıp kitabını takip edebilirler. Önce kısa oruçlardan başlasınlar. Mesela Ramazan’dan yeni çıktığımızda 17 saat aç kalmaya alışmış olacağız. (Röportajımız Ramazan ayındaydı). Ben bir tek iftarda yerim, sahurda yemem. Şimdi 24 saat aç kalabiliyoruz. Bayramdan sonra 36 saate çıkarsınlar. Birkaç hafta 36 saat yapıp, sonra 2 günlük açlık orucuna başlasınlar. Adım adım gitsinler. Alıştıkça bir sonraki adıma yani. Ama ara ara da tabii ki karaciğer temizlemesi yapmak gerekir.

Ş.A: Karaciğer temizliği yaparken, limonlu zeytinyağını içemeyenler de oluyor. Bu durumda karaciğer temizliği için alternatif bir yol var mı?

H.M: Karaciğer temizliği özel bir lavmanla da yapılabilir.

Ş.A: Obezite için de açlık orucu tutulabilir mi?

H.M: Kesinlikle tutulur ve çok çok faydalı olur. 50-55 kilo veren obez danışanlarım var benim.

Ş.A: Ben de kilo verdim ama biraz da iştahımdan dolayı geri kilo aldım?

H.M: B kan grupları böyledir. B grupları biraz balıketinde ve iştahlıdır ama mesela seninle aynı oranda yiyen A kan grubu ile sen aynı olamazsın. Sen biraz daha balıketli olursun. Yürüyüş yapmak ve beyaz un tüketmemek lazım.

Ş.A: Su orucu için nasıl bir aşama gerekiyor ve nasıl bir program izleniyor?

H.M: Şu an Ramazan ayında olduğumuzdan dolayı, Ramazan’dan sonrası bizim için çok güzel bir fırsat. Vücut biraz alıştı aç durmaya (Biz, Ramazan ayında bir araya geldiğimiz için Ramazan’dan bahsediyoruz konuşmalarımızda. Yoksa kesinlikle Ramazan ayını beklemeye gerek yok. Ben 22 haftalık oruçlarımı ve daha sonrasında da devam ettiğim açlık oruçlarıma Ramazan ayı dışındaki aylarda tutmuştum). Önce birkaç hafta 36 saat açlık orucuna başlanılsın. Ona alışınca da 2 günlük açlık oruçları. Ondan sonra da – Pazartesi & Perşembe günleri yapıyoruz, biliyorsun- diyelim ki 3-4 hafta 36 saat, 3-4 hafta da 2 günlük yaptın. Toplamda 7 hafta sonra da karaciğer temizlemesi yapılır. Ondan sonra ister 2 günlüklerle devam etsin, isterse de 3 günlüğe geçsin.

Ş.A: Oruçtan sonra da yememize dikkat etmeli miyiz? Etmezsek ne olur ya da neler olabilir?

H.M: İki günlük, üç günlük oruçlarla birlikte elbette vücutta bir temizlenme olacak. Birçok toksin kana karışacak, dolaşıma girecek ve dışarı atılacak fakat oruç sonrası yemene dikkat etmezsen; temizlendin, temizlenir temizlenmez de kirlettin demektir. Beslenmeye dikkat etmeliyiz. Temiz bir elbisede leke daha çok çabuk belli olur, değil mi? Eğer oruç sonrası beslenmeye dikkat etmezsen, bu örnekteki gibi olur. O zaman sen daha fazla rahatsızlık hissedebilirsin. Oruçlara başladıktan sonra, oruç sonrasında da bu düzeni oluşturmak aslında hiç de zor değil.

Diyelim bu sabah açlığımız bitti. Mesela 2 günlük açlık 2. günün akşamında bitmez, 3. günün sabahında biter. 3 günlük açlık da 4. günün sabahında biter. Açlık bittiği zaman önce meyve suyu içilir. Doğal, taze sıkılmış meyve suyu. Acıkınca da meyve yenir. Öğlen de salata veya meyve. Akşam tek çeşit yemek. Özellikle de açlıktan çıktığımız gün çok önemli. Yani sen bir şeyleri boşaltıyorsun, onun yerine yeniden inşa olacak. O inşanın sağlam ve doğru olması lazım.

Ş.A: Yeni doğum yapanlar, hamileler ve emzirenler açlık orucu yapabilir mi? Evet ise kaç günlük uygulanabilir?

H.M: Yeni doğum yapanlar için açlık orucu yapmak doğru değil çünkü orada kişinin kendi sağlığından çok daha önemlisi, bebeğin sağlığı söz konusu. Bebeğin anne sütü alabilmesi çok çok önemli. Dolayısıyla hamile ve emziren annelere açlık orucu değil, onlara detoks verebiliriz. Yani faydalı meyve suları, faydalı bitkiler, peynir altı suyu mesela. Süt kesilince kaynatıyoruz ya, kaynatıp lorunu alıyoruz soğuyunca. O altta kalan; genellikle lavaboya boşaltılan su en kıymetli kısmı. Kalsiyum, protein ve probiyotik kaynağı. Onlarla detoks yapabilirler belli günler. Mesela haftanın iki günü yapabilir, artarda 3 gün yapabilir ama emziren anneler şunu bilmeli ki en önemlisi 2 yıl bebeği emzirmek çünkü bugün baktığımız zaman en hasta insanların az anne sütü almış olduklarını görüyoruz. Hamileler su orucu tutabilir fakat onlar da aşamalı yapsınlar. Birden bire 3 günlük açlığa başlamasınlar! Çünkü ani tansiyon düşmeleri, ani şeker düşmeleri olabilir. Detoksla başlamalılar. Sonra 36 saat ama yavaş yavaş, adım adım. Vücudunun tepkisini görerek, adım adım gitmeleri lazım. Şimdi mesela birisi benim bu söylediğime uymayıp doğrudan 10 günlük açlık yapsa, Allah muhafaza tehlikeli olabilir. Burada önemli olan insan sağlığıdır. Yanlış anlaşılma olmamalıdır.

Ş.A: Açlık orucunu tutmayı herkes başarabilir mi? Motivasyon için neler yapılabilir?

H.M: Herkesin motivasyonu farklı olabilir. Mesela kilolu bir insanın kilolarından kurtulması için çok iyi bir motivasyondur açlık orucu. Mesela bana bir hanım gelmişti, 130 kg idi. Eşi onunla sokağa çıkmak istemediği için o kadar çok zayıflamak istiyordu ki ve gerçekten başardı, 45 kilo verdi. Ondan sonra da devam etti. Yani herkesin motivasyonu farklı.

Mesela dindar insanlar için şöyle bir motivasyondan söz edebiliriz: Şöyle bir hadis-i şerif var. “Şeytan sizin damarlarınızda dolaşır, siz açlıkla onun yollarını tıkayın.” Şeytanın tuzaklarına, şeytanın bizi yanıltmasına karşı, gerçekten de açlık yaptıktan sonra insanın gözü açılıyor. Birçok şeyi daha net görebiliyor, şeytanın tuzaklarını daha iyi fark edebiliyor. Yani herkesin motivasyonu farklı farklı olabilir.

Ş.A: Evet, gerçekten de oruçtan sonra ruhen çok farklı oluyorsun. Deneyimledikten sonra net olarak söyleyebilirim ben de ve Hatice ablacığım biliyor musun, oruçtan sonra ne kadar çok kişi bana cildimi sordu. Cildimin çok güzel göründüğünü söylüyorlar.

H.M: Evet canım, cildi de güzelleştirir oruç. O da ayrı bir motivasyon mesela.

Açlık orucu yalnızca hastalıklardan korunmak için ya da hastalıklardan kurtulmak için ya da yalnızca fiziksel problemler için değil, manevi olgunlaşma, ruhsal olgunlaşma, manevi yükselme, duyguları kontrol edebilmek için de tutulabilir.

Ş.A: Açlık orucunu kimler tutamaz?

H.M: Beslenmesini düzeltmeden şeker hastalarının tutması risk oluşturabilir. Bazıları yapabilir hiçbir şey olmaz ama bazıları da yapamaz ve risk oluşturabilir. Şeker komasına girebilir. Ağır böbrek hastaları tutamaz veya vücudunda çok toksin olanlar tutamaz ama bunu nereden bilecek: Mesela kişi plastik üreten bir fabrikada veya boya fabrikasında çalışıyordur veya boyacıdır veya tarım ilacı kullanan çiftçidir. Bu kişilerin vücudu toksin doludur. Ağır kimyasal ya da kimyasal maddelere çok maruz kalan kişiler birden bire uzun oruca başlamamalı, yavaş yavaş, adım adım ilerlemeli. Neden; çünkü o uzun oruçlarda çok fazla miktarda toksin kana karışıyor. Açlıkta bir yerlerde depolanmış olan toksinler dolaşıma giriyor. Dolaşıma giriyor, karaciğerden süzülüyor, bazen tabii her seferinde bir miktar karaciğerde de tortu bırakıyor, kan dolaşımına giriyor ve dışarı atılıyor. Birden bire o kadar ağır, o kadar çok miktarda toksin kan dolaşımına gelirse zehirlenme olur. Onun için kimyasalla çalışan kişiler veya her gün temizliğe giden hanımlar, her gün deterjan kullananlar, onlar da birden uzun açlık yapmamalılar. Yani onlar gözetimle yapsalar daha iyi olur ya da yine yavaş yavaş. Önce birkaç hafta detoks yapıp, ardından birkaç hafta 36 saat, sonra birkaç hafta 2 gün ve sonra da 3 günlük açlık oruçlarına geçebilirler. Kendilerini dinleye dinleye yapmalılar.

Ş.A: Su orucuna başlamadan önce veya sonrasında kan değerlerine bakılıyor mu?

H.M: Kişi isterse elbette kan değerlerine baktırabilir. Böyle bir yasak da yok ama açlıktan çıkar çıkmaz kan ve karaciğer değerlerine bakmak çok yanıltıcı olur çünkü vücudun her yerinde depolanmış birçok toksin kana karışıyor. O kadar yanıltıcı sonuçlar çıkar ki sizi çok hasta görebilirler. Karaciğer temizlemesinden sonra da yine tabi. Açlıktan birkaç ay sonra kişi isterse kan değerlerine baktırabilir.

Ş.A: Hastalıklardan kurtulmak için su orucu tuttuğumuzda, mesela 3 günlük açlık yapsak, bir kerelik yapılan 3 günlük açlık ile hastalıktan hemen kurtulabilir miyiz yoksa kurtulmak için birkaç kez mi su orucu yapmak gereklidir?

H.M: İki kişi aynı hastalıktan geliyor diyelim. Aynı hastalık, aynı kan grubu, aynı kilo ve hatta hayat tarzları da benzer olsun. Ama birisi çok vesveseli, çok endişeli, enerjisi düşük. Vesvese bizlere öyle büyük bir engel ki. “Ay doğru mu yanlış mı, iyi olur muyum olmaz mıyım, ay şuram ağrıdı buram ağrıdı, öyle miydi böyle miydi”. Tabii ki açlık orucu esnasında vücutta bir sürü işlem gerçekleşiyor. Tabii ki bir şeyler olacak; bir takım ağrılar, sızılar olacak ve hissedeceksin, farklı hissedeceksin. Ama öbür hasta müspet düşünüyor, ben inşallah iyileşeceğim diyor, denildiği gibi açlığı ve açlıktan sonrasını uyguluyor. İşte senin de söylediğin gibi, işte o müspet düşünen kişi daha çabuk iyileşiyor. O 3 ayda iyileşiyorsa diğeri 1 yılda zor iyileşiyor.

Ş.A: Bedendeki rahatsızlıklar nasıl teşhis ediliyor?

H.M: Eski hekimler nasıl teşhis yapıyorlardı? Tomografi mi vardı, ya da MR, ya da kan tahlilleri? İridoloji vardı, tabii bugünkü adıyla iridoloji. İrise bakıyorlardı. Ellere, ayaklara bakıyorlardı. Ayak tabanına bakıyorlardı. Ayak tabanında bütün organlar hakkında bilgi var. Refleksoloji. Kulağa bakıyorlardı. Mesela Hindistan’dan bir doktor hanım gelmişti bizim sempozyumumuza. Kulağa bakıp bütün rahatsızlıkları söylüyordu. Her nokta belli organları gösteriyor. Mesela senin kulağındaki piercingler organlarına zarar veriyor olabilir. Enerji dolaşımını bozarsın. Onları takmak hoşuna gidiyor ama tek bir tane şurada olmalı (Kulak memesindeki tek delikten bahsediyor). Bu kadar delik kulağındaki dengeyi bozar.

Davos 2018’deki konuşulanları mutlaka dinle. Titanyum ile insanları yönlendirme hazırlanıyor. Yuval Noah Harari (meşhur HomoSapiens kitabının yazarı) geçen yıl Davos’ta aynı şeyi söylediler. Diyorlar ki bu jenerasyon artık normal özgür beyniyle düşünen son jenerasyon. Bundan sonra hiç kimse kendi zihniyle düşünemeyecek, artık sinyaller göndererek kontrol edilecekler. Cep telefonunu nasıl sinyaller geliyor, sürekli beyne de sinyaller gönderecekler. Şu anda sürekli veri topluyorlar. Bizim özellikle de cep telefonları ve bilgisayarlarımızdan. Bilgisayarlar artık şekere bakıyor, nabza bakıyor. Hislerin, nerede nasıl tepki verdiğin, senin hakkında bütün bilgileri veri olarak topluyorlar. Çin yapıyor bunu, İsrail yapıyor özellikle, Amerika yapıyor. Sürekli veriler toplanıyor. İnsan vücudunu titanyumla doldurarak, birer radyo alıcısı haline getiriyorlar. Oradan bize rahatlıkla ulaşacaklar, kimi nerede kullanmak istiyorlarsa oradan ulaşacaklar.

Ş.A: Peki, bunu nasıl yapacaklar, ben bilinçli olarak mı yaptığımı sanacağım?

H.M: Tabi tabi, sen kendin düşünüyor sanıyorsun, zannedeceksin! Yani mesela şizofrenler, halüsinasyon görenler kendilerinin sanrı gördüklerini anlıyorlar mı, hayır. Gelen görüntüleri hakikat olarak görüyor ve ona göre davranıyorlar. Eşi ona aldatmış gibi his yaşıyor mesela. Yani zihin yanılabilen bir şey. Mesela devamlı gülümsersen, beyin senin gerçekten gülümsediğini algılıyor. Beyin böyle bir şey. Beyin sonuçta bir makine.

Ş.A: Neden peki tüm bunlar? Böyle bir şeyin amacı nedir?

H.M: Biz hep orada takılı kalıyoruz. Onlara kim ilham veriyor, kim yönetiyor; şeytan yönetiyor, hükmediyor. Demin konuştuğumuz mesele. Ayeti kerimede “şeytan ve askerleri” diye geçiyor. Şeytan bu dünyada bazı insanları kullanıyor. Şeytana ruhunu satanlar var ve bunu açık açık söylüyorlar. Dünya starlarından birisi diyor ki ben ne kadar çalışsam başarılı olamıyordum, en sonunda şeytanla bir anlaşma yaptım, şimdi her şey yolunda gidiyor diyor ama tabii bu dünya için geçerli. Öbür tarafa nasıl yansıyacak, Allah muhafaza… Yani şeytan bu dünyada birilerini kendi amacı doğrultusunda kullanır, kullanıyor da. Bazen bir insandır o, bazen bir ülkedir, bazen bir teknolojidir; her şeyi kullanabilir.

Ş.A: Tam olarak nedir açlık orucu? Neden adı açlık orucu?

H.M: Aslında açlık değil de su orucu demekte fayda var veya su orucu denilebilir. Yani bir şekilde açlık orucu diye yerleşti dile ama su orucu ya da şifa orucu demek daha doğru olur. Her hastalık için faydalıdır. Aslında bütün oruçlar hastalıklara şifa da biz neden uzun oruçlara ihtiyaç duyuyoruz; çünkü bizim şimdiki hayat tarzımızda o bir günlük Ramazan Orucu, toksinleri gidermeye yetmiyor artık çünkü o kadar ağır kimyasallara maruz kalıyoruz ki. Mesela deterjanlar ağır kimyasallar. Veya bizim bugün yediğimiz ürünler ne kadar dikkat edersek edelim mutlaka bir eksisi var. Onlardan dolayı vücudumuzda bir sürü serbest radikaller oluşuyor, bir sürü toksinler oluşuyor. Bir sürü birikintiler oluşuyor. Onları atabilmek için oruç tutuyoruz. Bir günlük oruçlar daha derine, daha derine inemiyor. Onun için biraz daha uzun oruçlar.

Ş.A: Bu oruçlar ibadet olarak kabul edilir mi ya da tutamadığın günlerin yerine sayılır mı?

H.M: Tabii sayılır, niye sayılmasın çünkü efendimiz ne buyurmuş; oruç tut, sıhhat bul buyurmuş. Efendimiz de orucun sıhhat vesilesi olduğuna zaten işaret etmiş. Aynı niyetle yapılabilir: “Allah’ım maddi manevi bütün hastalıklarımdan kurtulmak için su orucu yapmaya niyet ettim. Aynı zamanda tutamadığım orucun yerine de kaza orucu niyetiyle” diyerek.

Ş.A: Ramazan’da normal oruç yerine açlık orucu tutulabilir mi?

H.M: Tutulabilir. Burada farklı görüşler var ama efendimizin o hadisinden dolayı, orucun sağlığa etkilerinden dolayı ve aynı zamanda bir dini gerekliliktir sağlıklı olmak. Çünkü efendimiz “Ben ve ashabım hastalanmayız” buyuruyor. Yani sağlıklı olmak esastır. Allah bize sapasağlam bir vücut verdi. Sağlam teslim etmemiz lazım. Organlarımızın sağlığını korumamız lazım. Ama toplum şimdi öyle bir durumda ki; sen beni davet ediyorsun, ben seni davet ediyorum, her gün ayrı bir yerde iftar, gittiğin zaman bir şey yememek mümkün değil. Onun için ben Ramazan’da mümkün olduğunca şifa orucu vermiyorum ama Ramazan’da oruçlarınızı tam ve güzel tutmaya çalışın. İftarda tek çeşit yiyin. Sahurda meyve veya hurma yiyin veya yalnızca su için. Böyle oruç tutarsak bu da bize çok fayda, Ramazan’ı faydayla çıkarırız ama insanlar ne yapıyor; sahurda tıka basa yiyor, iftarda tıka basa yiyor, o zaman hastalanıyor ve bir daha oruç tutamıyor. Bu şimdi oruca haksızlık değil mi? Hastalıkla çıkıyor, zararla çıkıyor, her zamankinden daha fazla yemiş olarak Ramazan’ı bitiriyor! Daha çok karışık yemiş oluyor.

Ş.A: Açlık orucunun kaç hafta tutulacağına nasıl karar veriliyor?

H.M: Eğer bir danışana geldiyse kişi, biz gördüğümüz rahatsızlıklardan dolayı kaç hafta oruç tutması gerektiği kanaatine, vücudundaki toksin birikintisine göre söylüyoruz. Kendisi de sağlığını takip ederek ona karar verebilir, kişi kendisini takip edebilir.

Ş.A: Oruca kendimiz de dilediğimiz gibi başlayabilir miyiz yoksa Aidin Salih öğrencilerinin mi kişiyi görmesi gerekir?

H.M: İlla görmemiz gerekmez. Aidin Hanım Gerçek Tıp kitabını insan hiç kimseye muhtaç olmasın diye yazdı. Ben de seminerlerimde herkese bu temel bilgileri veriyorum, yani insanlar kimseye muhtaç olmak durumunda değil. Ama ciddi bir rahatsızlığı vardır, birden bire oruca başlayamayacaktır, biraz yol gösterici gerekir veya kendisi yapamayacaktır, işin içinden çıkamıyordur; o zaman tabii ki bir danışana gidebilir.

Ş.A: Oruçta tehlikeli bir durum söz konusu olabilir mi?

H.M: Hiçbir tehlike olmaz ama oruçta insan bayılabilir fakat bu durumun bir tehlikesi yoktur. Biz baygınlığı çok kötü bir şey olarak yorumluyoruz. Evet, bunlar rahatsız edici şeyler. Oruçta kana sürekli toksik madde karıştığı için kan ağırlaşıyor. Kalp de onu pompalamakta zorlanıyor, çünkü kanı bütün vücuda pompalamak zorunda fakat açlık orucu ile birlikte vücutta biriken bütün toksik maddeler kana karıştığı için kalp bu kanı pompalamakta zorlanıyor, onun için de çarpıntı oluyor. Onun için halsizlik oluyor. Vücutta büyük bir mücadele, savaş gerçekleşiyor oruç esnasında. Onun için halsizlikler olabilir, baygınlık bile olabilir. Tek tehlike nedir; bayılırken bir yere düşüp başını vurmak. Yoksa bir tehlikesi yok.

Ş.A: Oruç esnasında baygınlık, üşüme, kusma, baş dönmesi, kalp çarpıntısı gibi durumlar yaşanırsa kişi tehdit altında mı demektir, yani oruç bozulmalı mıdır? Ne anlama gelir? Böyle bir durumda en fazla kaç gün oruç tutulabilir?

H.M: Bu tür durumlar kişinin vücudundaki toksinlerden kaynaklanır. Eğer insanın vücudu tamamen tertemizse, hiç toksin yoksa o zaman 10 gün rahatlıkla oruç tutabilir, hiçbir şey olmaz veya 3 günlük açlıkları rahat geçer. Neden bunlar olur, neden o oruç ağır geçer; toksinlerin kana karışması ağır geçirtir. Böyle durumlarda kendini kötü hissederlerse hemen ılık duş almak, açık havaya çıkmak iyi gelir. 10 günlük açlıkta her gün ılık duş almak çok iyi gelir. Mümkünse soğuk duş, dayanabilecek soğuklukta en azından.

Ş.A: Oruç esnasında ne zaman su içilir, ne kadar miktarda su içilir ve oruç açıldığında o gün ve sonrasında neler yenebilir?

H.M: İftarda 3 yudum su içilir. Ama daha fazla da içebilirsin. Orucun son günü de gece boyunca başka hiçbir şey yenilmez, içilmez. Sabah oruç açıldığında ilk olarak taze, evde kendi sıktığın meyve suyu içilir. Ardından, acıktığında meyve, öğlen salata veya meyve, akşama da tek çeşit yemek.

Ş.A: Kilo kaybı ortalama ne kadardır?

H.M: Kişiye göre değişir. İlk oruçlarda daha çok kilo verirsiniz. Mesela 3 günlük açlıkta 3-4 kg verirsiniz, o ara günde (iki açlık orucu arasındaki ara günler) yani haftada bir yaptığımızda arada olan o 4 günde yenilen süreçte kişi kilo alır. 4 kg verdi ise 3 kilosunu geri alır. Her açlıkta vermeye devam eder ama daha ileri açlıklarda artık eskisi kadar kilo vermez, hiç kilo vermemeye de başlar. Ve bütün bu orucu bir paket olarak program dahilinde belli bir süre yaptıktan sonra zayıf olup kilo alamayanlar da kilo almaya başlar çünkü tıkanıklıkları çözülür.

Ş.A: Açlık orucu hakkında bilgi ve uygulama yöntemlerini doğru bir şekilde aktaran kitaplar var mıdır?

H.M: Gerçek Tıp kitabı. Bir de Arnold Ehret’in “Şifalı Besinler ve Mukussuz Şifa Diyeti” ve “Oruçla Yeniden Sağlığa Kavuşma ve Gençleşme” kitaplarını da okuyabilirler. Türkiye’de açlık uygulayan Gülhan Beydemir diye Azeri bir doktor bey var. Onun biraz daha uzun oruçları ama kitabı güzel. Şifa Orucu diye bir kitabı var.

Ş.A: Aidin Salih’in talebeleri tıp doktoru mu, nasıl güvenebiliriz?

H.M: Aidin Salih’i kabul ediyorsanız, Aidin Salih’in ekolünü iyi bilen kişilere ihtiyacınız var demektir. Tıp doktoru olması şart değil fakat bazı temel bilgileri bilmesi gerekir. Almanya’da “heilpraktiker” diye bir sistem var. 2 yıllık temel anatomi fizyoloji dersi veriyorlar, sınavlar yapıyorlar. O iki yılı bitirenlere her tür alternatif tıp uygulama hakkı veriliyor. Bence Türkiye’de de böyle bir sistem kurulabilir.

Aidin Salih’in icazet verdiği, danışmanlık yapabilirsin dediği kişiler var. Bir de Aidin ablanın vefatından sonra ortaya çıkan öyle kişiler var ki Aidin Hanım’ı görmemiş veya bir kere hasta olarak gelip program almış ve gitmiş. Bunlar şu anda danışmanlık yapmaya başladı! Kimisi de diyor ki ben Aidin Salih’i rüyamda gördüm; bana rüyamda icazet verdi. Bu kişilere karşı dikkatli olmak gerekir.

Ş.A: Modern tıp doktorları ne diyor?

H.M: Modern tıp doktorlarından kabul edenler var, gelip eğitim alıp uygulayanlar var ama kabul etmeyenler de var.

Ş.A: Mizaca göre beslenme nedir?

H.M: Aidin Hanım’ın sisteminin temelinde zaten mizaç var. Nedir mizaç; Allahü Teâlâ her şeyi dört elementten yarattı: toprak, hava, ateş, su. Ama bunların oranları herkeste farklı farklı. Kiminde ateş daha yüksek, kiminde balgam yüksek, kiminde safra yüksek. Bedenimizde ateşin karşılığı safra, havanın karşılığı kan, toprağın karşılığı sevda, suyun karşılığı balgam. Safravi, demevi, sevdavi, balgami. Bunlar bu şekilde adlandırılıyor. Bunların her birine hılt, çoğuluna da ahlat deniliyor. İbn-i Sina’nın öğretisi de, Hipokrat’ın öğretisi de; ikisi de mizaç ilmine dayanıyor. Yani her şey, her element her insanda farklı oranlarda var. Sadece insanlarda da değil; bitkilerde, hayvanlarda, taşlarda bile böyle. Dolayısıyla bir kişiye dost olan, onun mizacına uygun olan bitkiler, hayvanlar var yenebilir.

Mesela A kan grubuna uygun olan koyun, kuzu etidir. B kan grubuna uygun olan da koyun, kuzu etidir. Ama 0 kan grubuna dana da uygundur, koyun kuzu da uygundur. Ama 0’a buğday uygun değildir gibi. Mizaca uyanlar var, uymayanlar var. Ama bu mizaç ilmi o kadar derin ki, mesela İbn-i Sina’nın kitabını oku; tercümesi de tam olmadığı için tam anlayamıyorsun. Şunun gibi sınıflandırmalar yapmış: bu sebze 3. dereceden sıcak 2. dereceden ıslaktır demiş mesela.

Bütün bitikleri bu şekilde bileceksin ve o sebzenin yetiştiği yere göre mizacında nasıl değişiklik oldu; onu bileceksin, senin mizacın doğuştan gelen ana mizacın mı yoksa değişti mi; günlük bile değişebiliyor, aylık bile değişebiliyor mizaç. Dolayısıyla bunu bilmek herkesin harcı değil ama şu anda WhatsApp gurupları kuruluyor, Facebook grupları kuruluyor, az bir bilgiyle insanlar mizaç dersleri veriyor!

Gerçek mizaç hekimleri ile çalışılabilir ama onlar da çok az ve şu da var: bir mizaç hekiminin söylediği ile diğeri farklı olabiliyor. Mesela biri diyor ki sen demevisin ama öteki diyor ki yok hayır sen demevi değilsin, balgamisin. O yüzden şu anda kan gruplarına göre beslenme daha rahat uygulanabilecek bir sistem ama bizim nereye kadar kan grubuna göre beslenmeye ihtiyacımız var; iyileşip, içsel bilgimizi kazanana kadar. İçsel bilgiyi hayvanlarda içgüdüye benzetebiliriz. Hayvanlardaki içgüdü onları nasıl yönlendiriyor, kendisine zararlı olan şeyleri biliyor; bir ses duyuyor, o sesi daha önce hiç duymamış ama biliyor ki o kendisine zarar verecek bir hayvan, hemen yuvasına kaçıyor. O içsel bilginin aynısını Allah bizim içimize de yerleştirmiş; bize ne faydalı, ne zararlı. Bu bilgi çocuklarda var aslında. Şimdiki çocuklar abur cubura alışıyorlar, ayrıca o işlenmiş ve paketli ürünlerin içinde bağımlılık yapan maddeler de var. Mizacımız çocukken bozuluyor. Normal doğumla doğacak, suni sancı olmayacak. Biz açlık oruçlarıyla mizacımızı, içsel bilgimizi geri kazandıktan sonra, bozulmuş olan fıtratımızı kazandıktan sonra ne mizaç bilgisine ihtiyacımız var ne de kan grubu bilgisine ihtiyacımız var çünkü bizim içimizdeki o içsel bilgi bizi yönlendirecek. Mesela mizacı bozulmamış bir B kan grubu olanın canı hiç tavuk istemez.

Ş.A: Hangi kan grupları hangi yiyecekleri tüketebilir ve tüketemez?

H.M: Listeyi sana göndereceğim Şuleciğim.

A Kan Grubu Beslenme Listesi

B Kan Grubu Beslenme Listesi

AB Kan Grubu Beslenme Listesi

0 Kan Grubu Beslenme Listesi

Ş.A: Oruçlardan sonra beslenmemize dikkat etmek gerekir mi ve sonrasında problem yaşanır mı?

H.M: Şimdi biz oruçtan sonra veya normal hayatımızda şuna dikkat et, buna dikkat et gibi büyük bir baskıya kapılmamalıyız. Etten kemikten yaratılmış bu kadar hassas bir beden, bize verilmiş emanet olarak. Bunun da bir kullanma kılavuzu var. O da nedir; Efendimiz (SAV)’ in yaşadığı hayat tarzı. Onun gibi yaşarsak sağlığımızı koruyabiliriz. O zaman önümüzde iki yol var: Ya her canının istediğini yiyeceksin ama sonuçlarına katlanacaksın ya da kullanma talimatına riayet edeceksin; az yiyeceksin, midenin 3’te biri kadar, karışık yemeyeceksin, beklemiş yemek yemeyeceksin, kan grubuna zararı olanları sık tüketmeyeceksin. Tamamen sıfır demek istemiyorum ama sık tüketmeyeceğiz, helal olan şeyleri elbette yiyeceğiz. Yani buğday zararlı diye ben ağzıma almam diyemem. Türk, Anadolu topraklarının temel besin maddesi buğday. Seviyoruz, genlerimize işlenmiş artık. Ama ne yapmam lazım; genetiği değişmemiş buğdaydan ekşi maya ile yapılmış ekmek yemem lazım. Zaten ben o ekmeği yersem dokunmuyor bana, beyaz ekmek yersem dokunuyor. Eğer mizacımı, fıtratımı geri kazandımsa bedenim beni yönlendiriyor zaten. Bana dokunduğu için yemiyorum. Yani bu noktaya gelmek… Bu noktaya geldikten sonra da artık başka bir şeye ve ekstra bilgiye ihtiyacımız yok.

Ş.A: Aidin Salih ve açlık orucu, alkali beslenmeyi öneriyor mu?

H.M: Alkali beslenme neden gündemde bugün; çünkü herkes o kadar yanlış beleniyor ki. Çok yiyor, karışık yiyor, bu kadar karışık ve çok yediği zaman vücutta asit yükseliyor ama doğru beslenseydin alkali beslenmeye ihtiyaç olmayacaktı. Dolaysıyla biz şu an alkali beslenme veya vücudu alkaliye dönüştürme bir gereklilik gibi görünse de, doğru beslenenler için alkali beslenmeye hiç gerek yok. Çünkü aslında alkali beslendiğimiz zaman vücudun asit baz dengesini bozmuş oluruz. Şöyle örnek vereyim: 0 kan grubundaki kişilerde asit yüksektir, o yüzden 0 grubunu alkali yaparsan olmaz ya da ketojenik diyeti kan grubu 0 olanlar kolay kolay yapamaz. Ete dayalıdır beslenmeleri, eti de çiğ yiyemeyeceği için 0 ve B grubu olanlar dayanamaz. Bir hafta çiğ beslenemedim ben! Yapamıyorum. B kan grubu da öyle. O ve B’nin et yemesi lazım.

Burada da şöyle bir tuzak var. Ben Avrupa’ya da gidiyorum, orada seminerler veriyorum, kamplara katılıyorum. Bakıyorum et batıda ucuz. Özbekistan’dan gelenler var, Kazakistan’dan gelenler var, Rusya’da, oralarda da et ucuz. Bir tek Türkiye’de et pahalı. Neden; çünkü Türkiye’de hayvancılığı bitirdiler. Bu siyasi bir programdı.

Dünya’nın en büyük siyaset adamlarından biri olan Henry Kissinger’in ünlü bir sözü var: “Petrolü kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı kontrol ederseniz insanları yönetirsiniz”. Türkiye önemli bir ülke, çok önemli bir ülke. Allah Türk insanına bir takım yetenekler vermiş. Kahraman yaratmış, gözü pek yaratmış, dürüst yaratmış ve aynı zamanda merhametli yaratmış. Şimdi Türk insanının mizacını bozabilmek için yeme kültürü de değiştiriliyor. Et yemeyenler atıllaşır, pasifleşir. Tarihe baktığımız zaman, tarihte hep et yiyenlerin savaşçı, güçlü, kahraman olduklarını görüyoruz. Mesela Türklerin pastırması nasıl çıkmış ortaya? Sefere gidecekler, eti almışlar baharatlara sarmışlar, atların eyerine sıkıştırmışlar, acıktıkça yiyecekler. Böylece pastırma çıkmış. Şimdi işte Türklerin bu özelliklerini baltalayabilmek için eti, hayvancılığı bitirmişler. Et pahalı, insanlar et yiyemiyorlar. Ama ne ölçüde ve ne sıklıkla yediğin de elbette önemli. Efendimizin etle ilgili bir hadisi de var: 40 gün üst üste et yersen kalbin ölür, 40 gün üst üste et yemezsen beynin ölür. Zayıflar anlamında. Et yiyemiyorsan hiç olmazsa yumurta ye, kemik kaynat. Et alabilme gücü olmayanlar kemik kaynatsın. Her hafta muhakkak kemik kaynatsın. Özellikle de 0 ve B grubu olanlar. Yemeklerinize katın, o da karşılar.

İmam Gazali’nin İhyâ’u Ulmû’id-Din kitabını muhakkak oku.

Ş.A: 10 gün, 20 gün oruç tutmak herkese iyi gelmeyebilir. Bu noktada nasıl karara varılır ve öncesinde doktordan izin alınması gerekmez mi?

H.M: O kadar uzun oruçlarda evet, uzun oruçlarda danışılmalı. Ama oruca bile izin vermeyen doktorlar var. Orucu bilen, açlığın faydasını bilen doktorlara danışmak lazım. Onlarla ilerlemek lazım. Mesela Nobel Ödüllü Japon bilim insanı Yoshinori Ohsumi uzun açlıkların kanseri bile yendiğini bilimsel olarak ispat etmiştir (otofaji).

Ş.A: Kilolu olanlar açlıkla zayıflayınca hastalık ortaya çıkabilir mi?

H.M: Ara günlerde doğru besleniyorlarsa hastalık ortaya çıkmaz. O yediğimiz günlerde (iki oruç arası) ayçiçek yağı yiyorsa, margarin tüketiyorsa, paketli gıda yiyorsa,  kaya tuzu yerine rafine tuz kullanıyorsa, ununa şekerine dikkat etmiyorsa yukarıda da bahsettiğimiz gibi bu kez temizlik yapılmış alanı yeniden kirletir ve bu kez daha çok kirler belirginleşir mantığı ile düşünebiliriz. Fakat oruçlara başlamadan önce kişinin bilmediği bir rahatsızlığı varsa ve rahatsızlığı semptom göstermediği için kişi farkında değilse, açlık orucuyla birlikte o zaman hastalığın belirtileri de ortaya çıkabilir (Benim de açlık orucu tuttuğum dönemlerde yaşadığım buydu). Açlığın etkisiyle o hastalık ya da rahatsızlık semptom vermeye başlayabilir, yoksa olmayan bir şeye sebep olmaz.

Ş.A: Ben de açlık oruçlarından sonra menstrüasyon dönemlerimdeki semptomlarımdan ötürü kısa zaman önce biyopsi oldum.

H.M: Biyopsi yaptırdığın zaman şöyle düşün: bir patates uygun ortamda aylarca taze kalabilir ama sen ona bir tane iğne batırdığın zaman oradan artık yavaş yavaş çürümeye başlar. Bu şekilde düşün Şuleciğim.

Ş.A: Arada bir elimde değil, canım abur cubur çekiyor. Eminim birçok kişi de benim gibi. Eskiden de eve almazdım, hala almam ama buldu mu da affetmez, tüm abur cuburları yerdim. Toplamda 6 aydan fazla süredir açlık orucu tutmuş olmama rağmen, şimdi de hala canım çekiyor ara ara. Yerken eskisi kadar haz vermiyor, artık bedenim kimyasal olanı anlıyor ve aslında reddediyor ve eskiye nazaran daha az yemek istiyorum ama tamamen yenemedim abur cubur yeme isteğimi.

H.M: Kan grubu B olan kişilerin iştahı öyledir. Abur cubur yerine doğal alternatifleri koymak lazım. Mesela çikolatanın yerine hurmayı ez, kakao kat. Onu ye. Ölçülü yememiz lazım. Mesela bir yemek çok hoşuna gitti, üç tabak yedin. Bu o kadar büyük zarar değil ama margarinli yemek, katkı maddeli yemek; onlar zarardır. Hani hatanın bir büyüğü var, bir de küçüğü. Zarar olan o içindeki haram madde. Büyük hata bunları yemek, küçük hata da faydalıdan aşırı yemek. Mesela margarin nasıl üretiliyor; kemik tozu katılıyor içine. Kemik kullanmak İslam’da haram.

Ş.A: Ama mesela kemik suyu kaynatıyoruz?

H.M: O başka. Biz kemiğini yemiyoruz ki. İliğinden ve yağından faydalanıyoruz. Margarinde ise direkt kemiğin kendisi kullanılıyor. Ayrıca pastanecilerin, çikolatacıların kullandığı yağlar dışarıdan geliyor. Bir de o margarinde hangi kemik var, hangi yağ var? Bunları da bilmiyoruz. Büyük kalıplar halinde, tenekelerde geliyor.

Açlık hissettikçe kakule çiğneyebilirsin. Yasemin çayı da iştahı keser. Havuç, marul, kuruyemiş de tüketebilirsin. Ekmek kesinlikle yeme. Çiğ kuruyemiş o kadar kilo yapmaz ama kuruyemiş muhakkak çiğ olmalı, kavrulmuşlardan uzak dur.

Ş.A: Hastalanmamızın nedeni nedir?

H.M: Hastalıklar dışarıdan bize geliyor diye bir anlayış var. Hep dışarıdan ve hep stres kaynaklı olduğunu düşünüyoruz ve psikolojik problemlerimizde de hep başkalarını suçlamaya meyilliyiz: Eşim şöyle davrandı, o bana böyle dedi, bu bana şunu etti vs. gibi sürekli başkalarının davranışlarından dolayı sorunlar yaşadığımıza inanıyoruz. Hâlbuki İslam’da ve bizim bütün öğretilerimizde ne vardır: Her şey bizden kaynaklanır. Biz çekeriz veya bizim bir hatamız olmuştur. Eğer hataların kaynağının bizde olduğunu görürsek ve onları düzeltebilirsek, böyle bir imkânımız varsa çözümümüz de var demektir.

Ş.A: Bu noktada da çekim yasası ve bilinçaltı mı devreye giriyor?

H.M: Şimdi o da var ve tarih boyunca farklı farklı anlayışlar da olmuş fakat benim değinmek istediğim konu bilim açısından değerlendirmek. Bilim sürekli değişiyor, sürekli kendini yeniliyor, sürekli kendini reddediyor. Bugün söylediğini de belki on yıl sonra reddedecek çünkü bilim tarihinde hep bunu görüyoruz. Dolayısıyla bizim değişmeyen bir doğruya ihtiyacımız var. O da nedir; Kur’an-ı Kerim ve Hadisler. Yani ana bilgi, bizi yaratanın gönderdiği bilgi. Her düşüncemizi, her fikrimizi veya bize söylenen her şeyi, her okuduğumuzu oraya danışmak, bizim yapabileceğimiz en doğru şeydir. Çünkü yanılabiliriz, insan zihni insanı yanıltabilir. Şimdi düşün: Bir insan halüsinasyon görüyor. O kişi ile ben aynı yere bakarız ama farklı görürüz, farklı anlamlar çıkarırız, farklı anlarız. Ya da mesela aynı cümleleri iki farklı kişinin de sana söylediğini düşün. Birinin söylediğini normal karşılarken, başka birinin söylediği aynı cümleleri farklı algılayabiliriz. Dolayısıyla algılama herkeste farklı. O yüzden insan zihni insanı yanıltabilir diyoruz. O yüzden direkt bizi Yaratandan gelen doğru bilgilere ihtiyacımız var ve kıyamete kadar doğru olan bilgilere. Bilim, Allah’ın yarattıklarından adım adım bir şeyleri keşfediyor. Dünya sağlık örgütü, Unicef, Green Peace; hepsi Rockefeller’in elinde. Hiçbir şey onlardan habersiz yapılmıyor. Hiçbiri bizim anladığımız anlamda çalışmıyor. Hepsi bir amaca hizmet ediyor.

Ş.A: Onların mantığını anlayamıyorum. Neden, ne için bu hizmet?

H.M: Bunları anlayabilmek için İmam Gazali okumak lazım. İnsanoğlunda hırs var. İnsanı seven, sevgiden konuşan insanların bunları anlaması zordur. “Ölüm Kadına Yakışır” diye bir film var Şuleciğim. Ölümsüzlük üzerine yazılmış fantastik bir film. Onu izlemeni öneririm.

Ş.A: Daha önceki konuşmalarımızda da bu konuya değinmiştim Hatice ablacığım, şimdi izninle tekrar değinmek istiyorum. Açıkçası ben çekim yasasına inanıyorum fakat İslam’da da çekim yasası inanışı var mıdır, bu açıdan değerlendirdiğimizde İslam çekim yasası ve kuantum üzerine ne söylüyor?

H.M: Tabii ki var. Çekim yasası dediğimiz elbette var. Cern’de yapılan deneylerde açığa çıkan bir sonuç var: Dünya’da her şey atomlardan yaratıldı. Bu oda da atomlardan yaratıldı, bedenimiz de, şurada boşluk zannettiğimiz şey de atomlardan yaratıldı ve Dünya’nın her yerindeki atomlar birbirinden haberdar. Bu muazzam bir şey, akıl almaz bir şey aslında. Yani senin vücudundaki atomlarla benim vücudumdaki atomlar birbiriyle iletişim halinde. Bazı şeyleri anlamak zor, kaderi anlamak nasıl zorsa bunu da anlamak biraz zor.

Bir deney yapmışlar, on beş kişiden oluşan bir grup insana bir odada bulmaca çözdürmüşler. Sonra bulmacayı çözen bu grup odadan ayrılmış, bu kez başka bir on beş kişilik gruba aynı odada aynı bulmacaları çözdürmüşler. İkinci grup birinci gruptan daha fazla başarı sağlamış. Yani sonradan gelenler daha başarılı olmuşlar. Neden; çünkü buradaki atomlar, bir önceki grubun çözümlerinden haberdar… O atomlarla da senin beynindeki atomlar birbirinden haberdar. O yüzden birinin enerjisini hissediyorsun veya mesela bir eve giriyoruz huzur buluyoruz, bir mescide giriyoruz huzur buluyoruz ama başka bir yere gidiyoruz; orada içimiz daralıyor. Neden; çünkü daha önce orada yaşamış olan, oradan gelip geçmiş olan insanların enerjisi siniyor oraya. Bunlar birer hakikat ama her şeyi buna bağlamak yanlış. Bizi hep dinimizin yönlendirdiği şey nedir; sen hep kendi ettiklerine bak çünkü mesela Şems-i Tebrîzî diyor ki; Sen anlaşamadığın bir insan da olsa onun hakkında kırk gün iyi şey söylersen, iyi şey konuşursan, iyi düşünürsen o artık senin hakkında iyi düşünmeye başlar. Yani her şey bizden başlıyor. Böyle olduğu zaman kolay çünkü ben seni nasıl değiştirebilirim? Değiştiremem ama kendimi değiştirebilirim. Benim değişimime bağlıysa başkalarının değişimi, o zaman işte çözüm var demektir. Ama sen hep kendini suçsuz bul, hep kendini sütten çıkmış ak kaşık gör; herkes öyle görürse ne olacak?

Ş.A: Aslında bu da kurban psikolojisinden ve kibirden, egodan kaynaklı, değil mi? Yani kendimizden ziyade hep birilerini suçlamak ya da değişmesi gerekenin karşı taraf olduğunu düşünmek, kesin ve kati bir şekilde hep karşı tarafı suçlu görmek? Bu da aslında ego ve kibir diyebilir miyiz?

H.M: Şeytanı da yoldan çıkaran şey kibirdir ve onun için Allah kibri hiç sevmiyor.

Allah dilemese şeytan bize hiçbir şey yapamaz. Şeytanın hiçbir gücü yok. Ayeti kerimede öyle buyuruluyor. Şeytan diyor ki her şey bittikten sonra; yani imtihan bitti, dünya bitti, insanlara ben yalnızca bir imtihandım. Benim elimde hiçbir güç yoktu. Allah size gerçek vaatte bulundu, ben de vaatlerde bulundum ama ben sizi kandırdım diyor. Siz bana uydunuz, uymasaydınız diyor. Şeytan Allah’a inanmıyor değil. Allaha inanıyor ama kibrinden dolayı boyun eğmedi. Âdem’e (as) secde etmedi. Onun derdi ne bizimle? Derdi şu: Allah dedi ya Âdem’e secde et. O da dedi ki ben daha üstünüm. Bak bana tercih ettiğin insanoğlu. Bana secde emrettiğin insanoğlu ne kadar ne kadar kötü durumlara düşüyor. Seni reddediyor. Seni tanımıyor. Senin yasakladıklarını yapıyor. En kötü hallere, en aşağı mertebelere düşebiliyor ve sen bana onlara secde etmemi emrettin.

Ş.A: Öze dönüş kampları düzenlediğini biliyorum Hatice ablacığım. Bu kampların hedefi nedir?

H.M: Öze dönüş kamplarının hedefi imtihan dünyamıza ait, bizi meşgul eden ve yanıltan her şeye karşı farkındalık oluşturmak. Sade, huzurlu, mutlu ve sağlıklı bir ömür için önceliklerimizi belirlemek, ortak kaygıları taşıyan dostlarla tanışmak, fikir ve enerji alışverişi yaparak ideallerimize daha güçlü sarılmak. Nasıl beslenmeliyiz, enerji terapilerine bakış nasıl olmalı, hijyen gerekli mi, Gerçek Tıp’ın felsefesi gibi birçok konu üzerine, kafada soru işareti bırakmayacak şekilde, konaklamalı olarak düzenlediğimiz kamplar. Bu kamplarda kendini tanımayı da öğreniyorsun. Kendine, topluma, dünyaya nasıl bir gözle bakmalıyız? Ya da mesela, Rockefeller’i bilmemiz lazım bizim. Müslüman bir ev hanımı ben onları bilmem diyemez! Çünkü her şeyi planlayanlar onlar! Hiçbir işe yaramayan şeylerle vakit geçirmenin bir yararı yok; dedikodu, sosyal medya, TV, seni oyalayacak ve zamanını kayba dönüştürecek her türlü işle meşgul olursan ve bilgiden, ilimden uzak kalırsan ne olacak? Artık herkesin farkındalığının artması lazım. Üstelik çoğu kadın mutsuz. Deterjanların bu mutsuzlukta büyük payı var. Hijyen nedir, temizlik nedir veya Allah’ın bizden istediği temizlik nedir; Öze Dönüş kamplarında onları da anlatıyorum. Allah’ın bizden istediği zaten bizim faydamıza olan şeydir. Maddi, manevi, fiziksel ve psikolojik olarak sağlığımıza faydalı olan hijyen midir, hijyen doğrultusunda mı gitmektir yoksa temizlik midir? Tabii ki temizlik. Hijyen dediğin zaman aslında bütün mikroorganizmalara savaş açıyorsun.

İkinci bir hedef de şu: İnsanlar hastalık ya da rahatsızlıklarından dolayı şu an bana ulaşıp “ne yapayım” diye sorabiliyorlar ya da seminerlere katılabiliyorlar ama bir dahaki sefere yeni bir problemle karşılaştığında nasıl karar vereceğini bilmesi gerekir.

Ş.A: Sülük uygulaması kansızlığa neden olabilir mi?

H.M: Eğer sülük uygulaması sık yapılırsa kişi kansız kalabilir. Sülük 2 ayda bir yapılmalı. Çünkü artık insanların kan üretimi de bozuldu maalesef yanlış hayat tarzından dolayı. Bir yere sülük yaptırdığında bir dahaki sefere tekrar yaptırabilmek için aradan 2 ay zaman geçmesi gerekir.

Ş.A: Peki, indigo çocuk nedir; uzaydan gelen yaratıklar mı?

H.M: Filmlerde anlatılıyorsa bir şeyler, o gerçek hayatta da vardır. Filmler boşuna yapılmaz. Allah her şeyi yarattı, yeni hiçbir şey yok. Ben bir şey düşündüm demiyoruz, aklıma bir şey geldi diyoruz. Yani ilhamla geliyor bize bilgi. O yüzden filmlerde anlatılan bilim kurgular da gerçektir aslında…

Ş.A: Yeni bir kitap yazıyorum. İsmi Hare (Röportaj yaptığımız zamanlarda henüz kitabım çıkmamıştı). Ben de bu kitabımda hayal ettiğim ışık varlıklarından bahsediyorum? Bahsi geçen varlıklar Allah’tan, iyilikten, sevgiden konuşuyorlar ve korkudan, kibirden, negatif duygu kirliliklerinden, hani insan kendini yalnız hisseder ve doğruyu bulabilme adına birini arar ya hani, işte Lû adını verdiğim o ışık varlıklarıyla aşk, sevgi, Allah, yol üzerine dostluk ve insanın gücünü ele alıyorum. Fakat bu tamamen benim hayal gücüm mesela Hatice ablacığım?

H.M: Letaif yani tasavvuftaki latifeleri incele Şuleciğim. Letaif; ruhun açılımlarıdır, Allah’ın isimlerinin nurlarının Alem-i Emr denilen ruhlar alemindeki yansımalarıdır. Yani ruhun vasfıdır. Allah bizim bedenimizi topraktan yarattı ama kendi ruhundan da üfleyip, onları göğsümüze yerleştirdi. Tasavvufta bu bilgi vardır. Kalp, ruh, sır, hafi, ahfa; yerleri budur. Allah’ın üflediği ruhun bedenle temas noktaları olarak düşün Şuleciğim. (Kitabım Hare’ye bu linkten ulaşabilirsiniz).

Ş.A: Astroloji gerçek mi?

H.M: Allah hiçbir şeyi boşuna yaratmadı; o yıldızları da boşuna yaratmadı ama her şeyi yıldızların konumuna bağlamamalı. Astrolojiyle yakından ilgilenen kişiler de var. Benim kızlarımdan biri de bir dönem yakından ilgilendi ve astrolojide çok derin biri. Felsefe tarihçisi ve uluslararası ilişkiler okudu. Amerika’da master yaptı. İslam felsefesi üzerine. Ama hiç olacak gibi değil, bıraktı çünkü bir süre sonra saplantı haline geliyor astroloji. Açayım bir bakayım bugün ne olacak demeye başlıyorsun… Hani diyelim ki mesela kızını isteyen biri var ve acaba uyum var mı yok mu gibi büyük şeylerde astrolojiden yararlanılabilir ama her an ona başvurmak yanlış ve o da BİR TUZAK. Biz, Dünya’da şeytanın tuzaklarıyla çevrelenmiş durumdayız. Kimine oradan geliyor tuzak, kimine buradan geliyor, kanmamamız lazım. Ayrıca bunları söyleyen kişi ya da astrolog ehil mi değil mi; bir de o var. Ona da dikkat etmek lazım.

Ş.A: Reenkarnasyon dinimizde var mı yoksa bu bir tuzak mı?

H.M: Bizim bütün yapıp ettiklerimiz genlerimize işleniyor. Ne demiş atalarımız; dedesi koruk yemiş, torununun dişi kamaşmış. Yani dolayısıyla bizden ve Âdem’e (as) kadar genetik bir zincirimiz var. Diyelim ki senin veya benim altı yüz sene önceki genetik neslimde bir kadın Mısır’da yaşadı ve sonra benim atalarım zaman içinde Türkiye’ye geldiler, yerleştiler ve ben zannediyorum ki benim bütün sülalem Türkiye’de yaşadı ama belki de altı yüz sene önce Mısır’da yaşamış bir ninem var benim. Şimdi genlerde regresyon deniliyor buna, biliyorsundur. Regresyon yani genlerde geriye doğru gidiş sağlanabiliyor. Bir yazar genlerde yolculuğu şu şekilde sağlamış: Ufacık bir kutu, cenin pozisyonunda kutunun içine girebiliyorsun. Kutunun bir ön bir de arka tarafında bir delik var. Orada günlerce kalıyorsun. Kim bilir ne detaylar var da bu kadarını biliyoruz. Yavaş yavaş, yavaş yavaş hatırlıyorsun bu kutuda. Riyazat gibi düşün. Genlerde yavaş yavaş yolculuk. Şu anda bunu enerji vasıtası ile yapabiliyorlar. İnsanlara genlerinde yolculuk yaptırılıyor, altı yüz yıl önceki ninenin yaşadıklarına ulaşınca sen yaşadın zannediyorsun. Mesela yeni terapi yöntemlerine bak, şöyle bir vat var: Geçmiş atalarıyla konuşmak, geçmiş atalarından istemediğini hayatından çıkarmak. Şimdi böyle bir şey nasıl mümkün. Bunlar tabii ki çok tehlikeli işler, bu da tehlikeli bir iş. Ama bazı insanlar, bazı çocuklar doğumunu hatırlar. Bazı çocuklar ama, herkes hatırlamaz! Bir yaşında olanı hatırlar. İşte bazı insanlar da altı yüz yıl önce ninesinin yaşadıklarını hatırlıyor ve o kadar gerçekçi hatırlıyor ki sanki kendisi yaşamış gibi hatırlıyor. Reenkarnasyon yok aslında, yani ruh bedenden bedene geçmiyor ama çok önceki genetik dizilimindeki bir neslinden birisinin yaşadıklarını sen hatırlıyorsun ki ona da reenkarnasyon demişler. Genlerinden geliyor sana o bilgi, onu yaşıyorsun.

Ş.A: Marketlerde satılan ve bizim ulaşabildiğimiz her deterjanın içinde kimyasal madde bulunuyor. İçinde kimyasal madde olmayan deterjanları nereden temin edebiliriz?

H.M: Deterjanını kendin de yapabilirsin Şuleciğim. Öncelikle gerçek, katkısız, saf bir zeytinyağlı sabun al; kalıp sabun. Çok da bereketli oluyor üstelik. Onları kes. Zaten keserken de parçalanıyor sabun. Küçük küçük kestiğin bu sabun parçalarını bir bidona koy ve üzerine kaynar su dök. Çamaşır ve elde bulaşık yıkamak için de kullanırsın. Kaynar suyu üzerine döktükten sonra ara ara karıştır ki iyice erisin. İstersen güneşli bir köşen varsa güneş gören bir köşeye de bırakabilirsin. İki sabuna bir bardak olacak şekilde, bir bardak boraks ve bir bardak çamaşır sodası ekle. İki kalıp sabuna bir bardak boraks ve bir bardak çamaşır sodası. Bunları da kat, iyice karıştır. İstersen ocak üstünde de yapabilirsin ama ocak üstünde kaynamaması lazım ki köpürmesin. Eriyene kadar kalacak, sonra kapatacaksın. Sonra bir daha açıp ocağı, tekrar aynısını yap. Sonra onu istediğin kaplara koy. Ben elde sabunla yıkıyorum bulaşığı. Yıllarca makinemde de karbonat ve temizlik sirkesi kullandım. Limon kabuklarından sirke yaptım. Evde sürekli üretilen/tüketilen/bulunan bir şey portakal, limon, greyfurt kabuğu. Onu da şöyle tarif ediyorum: Hani bir anda çok limon çıkmadığı için bir tane bidon koy mutfağına. Yarıya kadar su doldur. Eline limon kabuğu geçtikçe at, çıktıkça at ona. O kadar güzel bir sirke oluyor ki. Limon kabuğu attıkça o yükselecek tabii. Karanlık bir köşeye bırak. Bir ay sonra mis gibi limon kokulu sirken olacak. Bulaşık makinesinin hem deterjan gözüne hem de parlatıcı gözüne koyuyorum, biraz da karbonat. Bir kaşık kadar hem göze hem kapağa koy bulaşık deterjanı yerine.

Bizim Ariel beyazlığına ihtiyacımız yok ki canım. Biz temizlik arıyoruz. Bembeyazlık kavramı, zihnimize yerleştirilmiş algılardan bir tanesi. Doğada kardan başka bembeyaz bir şey var mı? Süt hafif kırık beyazdır mesela, her şey öyle. Bembeyaz bir kar var, kar dışında bembeyaz bir şey yok, öyle bir şey yok! Koku illa ki deterjan kokulu olacak diye bir zorunluluğumuz da yok ki. Temizliğin kokusu daha başka oluyor.

Ş.A: Ben toplamda 22 hafta boyunca her hafta 3 günlük açlık orucu tuttum. Hala da tutmaya devam ediyorum ara ara (Detay için açlık orucu yazıma ulaşabilirsiniz). Şimdi de 10 günlük açlık orucu tutmak istiyorum. Beni gözlemleyen biri olarak nasıl bir tavsiyede bulunursun ve iki küçük çocuğumla sence zorlanır mıyım?

H.M: 10 günlük oruç tek başına sana çok zor. Biraz bebeklerin büyüsün. Çünkü çocuklarınla ve evinle tek başına ilgileniyorsun ve bebeklerin de henüz küçük olduğu için on günlük açlık orucu sırasında yanında birine ihtiyaç duyacaksın ve zaten senin on günlük oruç tutmana gerek yok, sağlıklısın fakat istersen hurma orucu yapabilirsin, ille de oruç tutmak istiyorum dersen. Zorlanıp da yarıda bırakırsan bir daha yapmaya cesaret edemezsin. Ben daha geniş pencereden bakmaya çalışıyorum. Yanında yardımcı biri olsa çocuklarla ve evle ilgilenen ya da annen yanında olsa tamam ama tek başınasın ve iki küçük bebeğin var. O yüzden şu an on günlük açlık orucu tutma. Belki elini kaldıramayacağın günler olacak toksinleri atarken, belki de çok rahat geçireceksin; belli olmaz ama eğer öyle olursa bu sefer bir dahaki sefere cesaret edemezsin. On gün hurma orucu tut. Yani gündüzlerini oruçlu geçir, akşamdan itibaren orucunu hurma ile aç, ardından limonlu su iç. İstersen zencefil de kat içine. Sürekli hurma yemek biraz kesiyor ama arada bir limon suyu içmek de iyi oluyor ve o da toksin atan bir şey. O şekilde yatana kadar yiyip içebilirsin. Onlar sana biraz enerji verir ama başka besin girmeyeceği için de güzel bir detoks olur. Sadece hurma ye, acıktıkça hurma ye, acıktıkça limon suyu iç (Hatice Misge,  böbreklerimin biraz zayıf olduğunu, özellikle de sol böbreğimin ve böbrek hastalıklarına genetik yatkınlığımın olduğunu söyledi ki dayımı böbrek rahatsızlığından genç yaşta kaybettik. Yine birinci dereceden yeğenim 2 yaşında iken böbreklerinden ameliyat oldu. Amcamın da bir böbreği alındı ve ikiz kardeşim böbreklerinden taş döküyor… Yakın zamanda da babam böbrek taşı düşürdü. Yani böbrek hem anne hem de baba tarafından zayıf malesef. Hatice abla bir de rahmimde biraz kan dolaşımı bozukluğu görmüştü ki zaten konu ile ilgili detayı “açlık orucu” yazımda paylaşmıştım. Şu an kan dolaşımı bozukluğum düzene girdi şükür. Böbrek için de bol su içmeye ve daha dikkatli olmaya özen gösteriyorum. Şükür ki bir rahatsızlığım ya da hastalığım yok; bilinen ya da bilinmeyen. Ayrıca, Hatice abla rahimdeki rahatsızlığı görünce direkt deterjan olarak ne kullandığımı sordu çünkü deterjanlar, kozmetikler, bakım ürünleri, şampuanlar vb ürünlerin içindeki kimyasal maddeler kadınlarda bilhassa ve özellikle beyin ya da rahme etki eder imiş).

Ş.A: On günlük açlık orucunda genellikle hangi günler daha zor geçer?

H.M: Tahminim ilk günler çok zorlar. 4. ve 5. gün de zorlar. Uzun açlıklarda eğer oruç ağır geçiyorsa her gün lavman yapılabilir. Eğer ağır geçmiyorsa gün aşırı yapılabilir. Lavmanda kimyasal madde kesinlikle olmayacak veya gün aşırı lavman yapabilirsin, eğer ağır geçirmiyorsan. Oruca başlarken ingiliz tuzu içemiyorsan da, alternatif olarak sinameki tozu içebilirsin fakat bir çay kaşığı kadar.

Dip Not: Hatice Misge’ye Hooponopono tekniğini de sorduğumda şu cevabı aldım: “Hooponopono tekniğini araştırın derim Şuleciğim. Bu dışarıdan gelen uygulamalar çok tehlikeli. Bunların aslı zaten bizim kitaplarımızda var. İhyau ulumid din kitabını bunun için tavsiye etmiştim.”

Bu vesile ile Rahmetli Aidin Salih’i bir kez daha minnetle anıyorum. Hatice Misge’ye de bir kez daha gönülden sevgilerimi yolluyorum. Hepimize şifa olmasını diliyorum.

Sevgiler
Şule Alkış

Yoruma kapalı.

MENÜ