Aşk, Sadakat, Eş

Bu aralar herkes Venüs Retrosunu konuşuyor. Haklılar çünkü yılın en önemli ve en zor astrolojik olayıymış bu Venüs retrosu. Peki ne demektir retro? Retro, bir gezegenin yavaşlaması demek. Bu dönemde gezegen, bulunduğu burcun negatif etkilerini fazlaca yansıtır. Venüs 2 senede bir retro yapar. 5 Ekim itibari ile 17 Kasım’ a kadar olan süreçte önce Akrep, daha sonra Terazi burcunda retro harekette olacak. Akrep burcundaki Venüs en zararlı yerleşimdir. Bu yüzden temsil ettiği ikili ilişkiler ve para konularında oldukça zorlu bir döneme girmiş bulunuyoruz. Venüs en son 8 sene önce aynı burçta retro hareketindeydi. Bu yüzden o dönemdeki gündemler bu sene de yine hayatımızı zorlayacak olabilir. @astrodayss ‘ten aldığım bilgiye göre de, bu retroda 2010 yılından kalanları yaşabilirmişiz. Eski aşklar kapımızı çalabilir, gizli aşk yaşayanlar ortaya çıkabilir, parasal sıkıntılar yaşanabilir ve bir kadın figürü ile dedikodu söz konusu olabilir imiş.

Bu aralar ben de aşkı, ikili ilişkileri, ahlak kavramını ve kafamdaki tüm tanımlamaları bir bir sorgulamaya başladım. Düşünmeden kabul ettirilen her bir tabuyu sorgulayarak, doğruluğunu ve yanlışlığını düşünerek, işin psikolojik, fizyolojik, hormonal, seksüel, bilinçaltısal, mantıksal ve güzellik kavramıyla irdelemeye koyuldum. Konuyla ilgili de her bulduğum kaynağı bu yazımda birleştirip, uzmanların görüşlerini ve bilgilerini de yine bu yazımda paylaşmaya karar verdim ve tabii kendi bakış açımı da. İşe Ayşegül Çoruhlu’dan başlamak istiyorum. Aşkın hormonal yapısını kendisinden dinleyelim. Sonra Azra Kohen’in bize aktardıkları var, hayran olduğum kadınlardan bir diğeri kendisi. Sonra Nusret Kaya. Sonra da Abraham Maslow’un insan teorisinden bahsedelim biraz. Sonra da kendi sorguladıklarımı, kendi düşüncelerimi aktarayım. Bakalım kim ne demiş. Neymiş bu ilişkiler, neymiş kararlarımızı etkileyenler. Seda Diker de belki bu yazıda bir şeyler söyler. Buyrun efendim, Ayşegül Çoruhlu bize ne anlatmış, dinleyelim 🙂

Bonus: Aşkın Kimyası

Şairler ve yazarlar eserlerinde aşkı anlatadursunlar, aşkın tıbbi olarak bir biyokimyası vardır. birini arzu etmek, aşık olmak, sadakat göstermek ya da göstermemek, bunların hepsi hormonlarımızla ilgilidir.

Uzun süren aşkın sırrı nerededir, neden bazı kişilere bağlanır, bazılarından kolay vazgeçeriz?
Cevap aşk hormonu oksitosinde gizlidir.

Oksitosin, tıpkı mutluluk hormonu serotonin, heyecan aratan hormon dopamin gibi duygularımıza yön veren bir hormondur. Normalde oksitosin anneden doğum ve süt verme ile salınan, annenin çocuğa koşulsuz bağlılığını sağlayan hormondur. Ancak aşk söz konusu olduğunda da, hem kadında hem erkekte oksitosin devreye girer. Kadınlarda orgazm sonrası ortaya çıkar. Doğa, partnere bağlılık için bu mükemmel yöntemi bulmuştur. Kadınların tek eşli olmakta daha başarılı olma sebebi burada yatar. Her orgazm sonrası oksitosin artar ve partnere bağlılık oluşur.

Erkeklerde de benzer şekilde oksitosin ortaya çıkar. Seks, sarılma, okşama gibi temaslar erkeklerde de oksitosini ortaya çıkarır. Oksitosin olduğu sürece iki taraf da birbirlerine güvenir ve sadakat göstermeye meyilli olurlar. Zaten oksitosine pek çok yayında “aşk hormonu” tabirinin yanı sıra “sadakat hormonu” ismiyle de rastlarsınız.

Ancak oksitosin herkeste aynı miktarda ortaya çıkmayabilir. Oksitosin azlığı erkekte memnuniyetsizlik ve “gitme” duygusu yaratabilir. Bu söylediğim size saçma geliyorsa şu belki ikna edici olabilir: Oksitosinin gerginlik azaltıcı ve sevgi uyandıran yanı öyle güçlüdür ki, Amerika Birleşik Devletleri’nde hapishanelerde çıkan kavgaları bastırmak için mahkumlara burundan oksitosin spreyleri sıkılması denenmiş ve başarılı bulunmuştur Hatta Liquid Trust Hormone (sıvı güven hormonu) olarak satışı bile mevcuttur.

Şimdi, bir erkek veya kadında oksitosin azsa ne olur? Oksitosinin, yani bağlanma ve sevginin karşıtı, dopamin hormonuna bağlı ilişkiler artar. Yani heyecan aranan, zevk ve ödül sistemini çalıştıran, bir tür bağımlılıkla eşdeğer ve esasında duygusal olarak uzun süreli tahammülü zor ilişkiler tercih edilir. Dopamine dayalı ilişkilerde insan, tatlı krizine girmek, sigaraya bağımlı olmak gibi, zararına rağmen kısa süreli haz peşinde koşar halde bulur kendini.

Oysa oksitosin mevcutken sadece güvenli bir aşk içinde hissetmekle kalmaz, bu hormonun diğer fiziksel iyileştirici yönlerini de bonus olarak alırız.

Çünkü oksitosin;

  • Bağışıklık artırır,
  • Antienflamatuardır,
  • Hücre yaşlanmasını geciktirir,
  • Yara iyileşme sürecini hızlandırır,
  • Alerjik reaksiyonları azaltır,
  • İştahı normalize eder,
  • Uykuyu derinleştirir,
  • Ağrı kesicidir.

Oksitosinin bunca faydasını mı önemsersiniz yoksa sadakat hormonu olmasını mı bilemem ancak oksitosini nasıl arttıralım derseniz yine olay sağlıklı alkali beslenmekten geçer. Şöyle ki;

  1. Oksitosinin salındığı ve etki ettiği esas hücreler beyinde olduğuna göre, en önemlisi beyindeki hücrelerimizin bu hormona cevabını arttırmaktır. Ve burada tek kural beyin hücrelerinin dış zarlarını yağlamaktan geçer. Yağdan kasıt, Omega 3 yağıdır. Beyin hücre zarları ne kadar çok Omega 3 türevi yağ içerirse hormonal açıdan durum o kadar iyi olur. Kirll yağı ve astaksantin de bu noktada önemlidir.
  2. Beyin hücreleri için şekerin iyi olduğu bilgisi tam olarak doğru bir bilgi değildir. Beynin şekerden çok, dediğimiz gibi Omega 3 ve diğer iyi yağlara, yağlı tohumlara (çörek otu, keten tohumu) ve yağlı kuruyemişlere (ceviz, badem) ihtiyacı vardır. Bu yaplar beyin hücrelerinin oksitosin dahil her tür hormona duyarlılığını arttırır.
  3. Alkali yaşamın temeli olan sebze, meyve, alkali su, baharat, tohum, balık vb. ile beslenme, iyi oksijen alma, iyi uyku, işlenmiş gıdalardan uzak durma gibi önerilerin hepsi aşkta sadakati sağlamaya yarayacak kadar uzun boylu işe yarar!

İster inanın ister inanmayın ama duygu dediğimiz şey esasında beynin içindeki hormonların yarattığı bir durumdur. Hormonlar değiştirilirse duygu değiştirilebilir. Tersi daha zordur. Hormonları düzenlemenin bir yolu ise tek tek hücreleri adam etmekten geçer ki bu da alkali beslenme ve alkali yaşamla mümkündür.

Kuantum Beslenme – Dr. Ayşegül Çoruhlu (Sayfa: 227-230)

Ayşegül Çoruhlu hormonlardan bu şekilde bahsetmişken, Azra Kohen’in TEDx İzmir konuşmasındaki antisosyal kişilik bozukluğu anlatımındaki notlarımı da paylaşmak istiyorum (ki bu noktada Cem Şen’in Nefes kitabını da tavsiye ederim, o da benzer konulardan bahsediyor). Azra Kohen de şöyle aktarıyor:

Beynimiz 3 bölümden oluşur: beyin sapı, orta beyin ve neo korteks. Beyin bir bütündür fakat bu şekilde üçe ayrılır.

Erkeklerde testesteron, kadınlarda da östrojen hormonu bulunur. En önemli hormon oksitosindir. Bu hormon sevgiyi üretir. Afganistan’da bir terör örgütü üyelerine oksitosin hormonu verirler ki ölümüne sevsinler. Oksitosin erkeklerde orgazm esnasında, kadında da doğum ve emzirme esnasında salgılanır.

Merak, korteksin işidir.

Antisosyal kişilik bozukluğu yani sosyopat / psikopat kişiler, 0-8 yaş arasında yeterince sevgi ile beslenemeyen kişilerdir. O yüzden çocuklarınızı bol bol sevin. Özellikle de 2-5 yaş arası çocuklara sevgi vermek ciddi derecede önemlidir.

Epifiz bezi de hipokampüste bulunur ve anne çocuğu sevdikçe gelişir. Oksitosin hipokampüs ve epifiz bezini geliştirir.

Beyin sapının diğer bir adı da sürüngen beyindir (Cem Şen Nefes kitabında bu noktadan bahsediyor. İlkel beyin de deniliyor aynı zamanda. Hayatta kalma adına; yeme, içme, avlanma, çiftleşme gibi bedeni koruyan ve neslinin devamını sağlayan komutlar, duygunun var olmadığı ve sadece bedeni korumak adına programlanmış, beyinin en alt kısmı). Milyarlarca yıldır Dünya canlılarında var olan beyin. Evrilmemiş hali.

Duygularımız kimyasaldır. Kimyasal reaksiyonlardır (Cem Şen yine Nefes kitabında beynin bu bölümünün memeli hayvanlarda da olduğunu söylüyor, duygularımızın merkezidir). Orta beyin hissetme, empati, ön görü, duygular, anılar, merhamet duygularını sağlar.

Dünya’da 2 çeşit insan var: korkularıyla hareket edenler ve korteksiyle hareket edenler. Beyin sapı gelişmişler korkuyla yaşar, neo korteksi gelişmişler de problem çözerek. O yüzden korteksi gelişmiş insanlar korkmazlar çünkü düşünürler, çözüm bulurlar.

Hipokampüs küçük kalırsa bağımlılık, depresyon, stres ve travma gözükür. Zeki insanlar ise problemlerini neo korteksiyle çözerler. Çikolata ve tatlılarda da oksitosin hormonunu etkileyen maddeler bulunur.

Oksitosin aşk hissetmemizi de sağlar. Oksitosin ve antisosyal beyin arasındaki fark: Tüm olumlu davranışları sağlayan sağlıklı insanlar bu hormonu salgılar. Antisosyal kişilik bozukluğu yaşayan kişilerde ise bu hormon düzgün çalışmaz. Örneğin, böyle biri, bir köpeğe tekme atan birini görürse o kişiyi durdurmak yerine o da tekmelemeye başlar. O yüzden oksitosin hormonu aslında bir nevi insanlık sağlıyor. Mesela hayvanlara sahip çıkıyor. Oksitosini çıkarırsan robotsun!

Testesteron yüksekse şiddet bir alışkanlığa dönüşüyor. Suça yatkınlık, sosyal olaylara tepkisizlik oluşuyor. “Kazanan” tarafta olanlar testesteron yüklü olanlar.

Erkek oksitosine ihtiyaç duyduğu için cinselliğe düşkündür. Bazı sporcular ya da kel kalmamak içn testesteron alanlar, amigdalanın sistemine çomak soktuğu için şiddet eğilimi, cinselliğe düşkünlük, kazanmak, kazanan tarafta olmak gibi duyguları taşıyor.

Psikopatların beyni küçük kalır yani zeka düşüklüğü vardır. Biz ise onları zeki sanarız. Aslında onlar ne tepki vereceklerini, orta beyinlerindeki duyguları hissetmedikleri için sadece karşı tarafı gözlemleyip, karşı tarafın hareketlerini taklit ederler, çünkü ne yapacaklarını bilemezler. Antisosyal kişilik bozukluğu yaşayanlar, yalnızca korktuklarında karşı tarafa saygı duyarlar. Kendinden güçsüz olan herkese zarar verirler. Seri katile dönüşebilirler. Zekaları 90’ın altındadır (IQ ölçümünde normal zeka skoru 90-110 arasındadır bu arada, ek bilgi). Mesela eş bulmak için korteksleriyle karar vermek yerine, kaçırarak vs sahip olurlar.

Antisosyal kişilik bozukluğu yaşayanların hepsi istisnasız çocukluk yıllarında hayvanlara şiddetli davranır. Eğer biri hayvana şiddet gösteriyorsa, normal değildir ve çocuklara, kadınlara kadar bu şiddet eğilimleri ilerleyebilir. Hayvana şiddet o yüzden çok ciddiye alınır. Kendinden güçsüzlere işkence ederler. 0-8 yaş arası sevgi verilmezse yüksek ihtimalle antisosyal kişilik bozukluğu yaşanılır. Beynin en esnek yaş aralığı 2-5 yaş arasıdır. O yüzden bu yaş aralığında oksitosin yüklenilmeli ve böylece hipokampüs gelişir. Kendisine bakan kişiden yeterince sevgi ve ilgi almazsa o kişi toplum için verimli olmuyor çünkü mekanizması da yarım kalıyor.

Doğurduğumuz organizmanın daha sağlıklı olması için insanın geleceği için bol bol sevin.

İnsanı harekete geçiren şey meraktır.

Erkeklerimiz erkekliği babadan öğrenmeli, baba yıkamalı ve doyurmalıdır. Erkek çocukları çok sevilmez, öpülmez düşüncesi çok yanlış bir inanıştır. Oksitosin şarttır.

Bağırsak sağlığı da bu noktada çok önemlidir. Eczaneden satılan Kontil isimli ilacı tavsiye ederim.

Korteks 2 yaş sonrası aktif oluyor. 2-5 yaş arası önemlidir. İnsan organizmasını yanlış programlıyoruz. Başıboş bırakırsak başıboş programlanıyor. Emzirilen çocukla emzirilmeyen çocuk arasında çok ciddi bir beyin farkı vardır..

Güçlü bir zihniniz varsa yaşadığınız travma bir kalkan olur ama tersi ise sizin için yara olur. Korteks yeterince bilgiyle donatılmamışsa merak ile her yöne gider. Ama merakı ehlileştirmek için okuyun, izleyin, müzik dinleyin, araştırın ve diğer insanların analiz ettiği düşünceleri alın. Merak sizde kalsın. Okurken uykun geliyorsa okuma saatinizi değiştirin. Kulaklıkla da dinleyebilirsiniz, e kitap da okuyabilirsiniz.

Buraya banka hesabını değil, ruhumuzu zenginleştirmeye geldik. Buraya banka hesabını değil, ruhumuzu zenginleştirmeye geldik.

Piyano bazlı müzikler konsantrasyon denilen mekanizmayı çalıştırır. Bu tür müzikler dinlemek gerekir. Klasik müziğin yeni dönemini tavsiye ederim.

Suyun içindeki florür değerine bakın (bu konuyu da ayrıca blog yazısı olarak paylaşacağım bu arada).

Aşıda civa var (Yine Gerçek Tıp Aidin Salih de sıklıkla bahseder). Cıva yağda toplanır ve gittiği ilk yer beyindir. Çünkü beyin yağ ve sudan oluşur. Virüsler aşıda sersemler. O yüzden aşıya cıva koyarlar. Aşı teknolojisinin değişmesi lazım.

(Dip Not: Nagalase enzimini araştırın)

Dini eğitim gereklidir fakat çocuk soyut somut farkını ayırt edebildikten sonra. Ben müslümanım.

Azra Kohen’in bu konuşmasından da bahsetmek istedim çünkü beynin nasıl çalıştığı, sevginin önemi, ebeveyn tutumlarının çocuk üzerine etkisi, duygusal zekanın önemi, insanların tercihlerine ve karakterlerine göre seçimlerini gerçekleştirmeleri ve beynin yapısını, hormonları ve BİZ’i bizlere aktardığı için, konuyla bağlantılı olduğunu düşünüyorum.

Şimdi de Abraham Maslow’dan bahsetmek istiyorum; daha önce Instagram hesabımda yazdığım bir yazım ki yine Azra Kohen Fi – Çi – Pi ‘de Maslow’dan da bahsetmişti. Kitapları muhakkak okunulmalı… Fotoğrafın hemen altında yazıya devam ediyorum şimdi 🙂

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Yazıyı altta paylaşıyorum

Şule Alkış | BirAnneTavsiyesi (@sulealkis)’in paylaştığı bir gönderi ()

İnsan motivasyonunun teorisi, Abraham Maslow’un geliştirdiği beş (aslında sekiz) basamaklı üçgen şekli duymuş muydunuz hiç? Bu üçgen şekilde, insan ihtiyaçlarını piramidel bir grafikle anlatmış Maslow: En alttaki birinci basamakta yeme, içme, nefes alma, uyuma gibi bedenin hayatta kalabilmesi için gerekli olan “fizyolojik ihtiyaçları” sıralamış. İkinci basamağa ise “güvenlik ihtiyaçlarını” eklemiş. Bu basamakta karnını doyuran, hayatta kalabilen insan, güvende hissedeceği bir yuva bulma ihtiyacını karşılıyor. Üçüncü basamakta ise “sevgi” arayışı başlıyor. Genelde insanların takılı kaldığı nokta… Sadece bu basamak için bile kitap yazılabilir bence… Aldatmalar, arayış içinde olmalar, uyumsuz ilişkiler, alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, terörist gruplar, holiganlar ve çok dahası bu basamakta kalan insanlar. İhtiyaç duyulan sevgiyi bulamayınca, insan farklı yollara başvuruyor. Dördüncü basamak ise “saygı ihtiyacı”. En tuzaklı basamak… Herkesçe sevilmek, kabul görmek bu basamağa ait oluyor. Kim olduğunu, potansiyelini, ruhunu ve egonu bilerek bu basamağı aşarsan mutlusundur. Karakterinin doğduğu yer bu basamaktır. Mesnevi bu basamağa çok şey katıyor bence ☺️ Beşinci basamak ise “kendini gerçekleştirme”. Diğer bir deyişle; şekilcilikte kalmadan, tüm zenginlik ve başarılarına rağmen bunu egoya dönüştürmeyenlerin basamağı. Neden buradayım? Kimim? İçimdeki ses bana ne söylüyor?

Güzellik; benim için de her ne kadar önemli olsa da ilk sırada kaşım, gözüm, saçım gelmiyor. Karşımdakinin gücü, güzelliği, ihtişamı ya da bulunduğu nokta da ilk sırada değil yine benim için. Asıl önemli olan ne kadar “farkında” olduğumuz, göz göze konuşabileceğim bir insan mı? Ve korkmamak: kaybetmekten, duygularını gizlememekten, düşünmekten, düşmekten. Hayat sana bir sorunla çıkıyorsa, mutlaka ondan öğrenmen gereken bir şey vardır ki o sancıyı yaşıyorsundur. Aksi takdirde beşinci basamağa zaten ulaşamayız.

Ve diğer bir konu:

 

Bu gönderiyi Instagram’da gör

 

Yazıyı altta paylaşıyorum

Şule Alkış | BirAnneTavsiyesi (@sulealkis)’in paylaştığı bir gönderi ()

Duygulardan bahsetmiyorum; seçimler diyorum dostum, seçimlerimiz bizi olmamız gereken kişiye doğru ya yakınlaştırıyor ya da uzaklaştırıyor. Ama her halükarda bize bir şeyler öğretiyor, pişiriyor, sunuyor. O yüzden ben hep diyorum ki; duygularımızı bastırmamalıyız. Çünkü doğaya karşı gelemezsin, onun yanında her zaman güçsüz olan sensin. Tıpkı fırtınaya, depreme, volkana, tsunamiye, sele karşı gelemediğin gibi. Çünkü beynin de doğadandır aslında. Çünkü ruhun da Beden Dünyası’ndaki doğadır aslında. Bastırırsan afete dönüştürür, beslersen de kendine dönüşürsün. O yüzden duygunu tanı. Kendini bilirsen, ne hissettiğini, ne istediğini, neden içinde bunları yaşadığını idrak edebilirsen, ancak o zaman olman gereken olgunluğa bürünür ruhun. Yaşa, anla, anlamlandır ve anlamını çözerek seçimini yap. Hayat sandığımızdan da akıllı. Geç sandığın geç değil, erken sandığın da erken. Gör, adımla. Ne kendine ne de bir başkasına zarar vermeye başlayacaksan, orada dur. Özgürlüğün kalbinde hissettiğin kadarken, sınırın aklının yattığı yere kadar. Simetriktir bence duygular. Gülümsediğin kadar sinirlisindir, iyiliğinin dokunduğu kadar da kötü. Ve ben de birçok insan gibi; sessizleşecek kadar akıllı olamadım henüz. 32 dişimi gardiyan edemedim daha cümlelerime. Deli yanımı ehlileştirmeliyim. Bu yanımı her ne kadar çok sevsem de, desteklesem de, dengelenmeliyim. Ve hayat, son nefesimize kadar bizi daha iyiye yöneltmek için fırsatlar sunmaya devam edecek. Bakalım büyük resmi görecek miyiz yoksa isyan mı edeceğiz? Kolay gelsin bize, vallahi zor be (Böyle giderse kitabı henüz çıkartmadan içindekileri yazacam 🙂 İstanbul’a yolculuk yaparken defterime karaladıklarım, dün geceden, 03:22)

 

Madem buraya değindim; o halde ahlaktan da bahsetsek mi biraz? Ahlaktan bahsetmeden önce, duygu ve düşüncelerimizin oluşum yeri, seçimlerimize karar verdiğimiz organımız; beyinden bahsetmesek olmaz. Önce onu tanımlayalım mı? Azra Kohen’den sonra, bir de Nusret Kaya’dan birkaç parça aktarmak istiyorum şimdi. Daha detaylı bilgi için Kutsal Kase yazımı da okumanızı ciddi öneririm.

Nusret Kaya, bizim daha iyi anlayabilmemiz için beyni şöyle tanımlıyor:

Duygularımıza göre karar veriyoruz. %72’lik kısım duygu, %28’lik kısım mantık olduğu için, mantık duyguyu geçemiyor. Duygularla baş edebilseydik depresyona girmez, saçma kararlar almazdık. Bir cevizi beyin olarak düşündüğümüzde, cevizin üstündeki sarı alanı (zar) üst beyin, diğer kısımlarını da alt beyin olarak tanımlayabiliriz. Üst beyin (korteks) 1 milimetre kalınlığında bir kabuk gibi, beynin iki yarımküresini kaplar. Analiz, sentez yaptığımız, konuştuğumuz, öğrendiğimiz, matematiksel hesapları gerçekleştirdiğimiz, para kazandığımız, mantık yürüttüğümüz, öğrendiğimiz hücreler bu bölgedir. Üst beyin gelişme farklılıklarından ötürü, insanlar sadece üst beyinleri ile iletişim kurduğunda birbirlerini anlayamazlar (Sizin de aklınıza Mevlana gelmedi mi?) O yüzden tartışmalar, politikalar üst beyin tarafından yapılır. Üst beyin, tüm beyin hücrelerinin %28′ini kullanırmış. Oysa alt beyin, beynin %72’lik kısmına sahiptir ve beynimizin en önemli bölümüdür (aslında burada duygusal zekadan bahsediyor). Atalarımızın yaklaşık 4 milyon yıl öncesinden bu yana Ribonükleikasit(RNA) molekülleri ile bu şifrelerin kuşaktan kuşağa taşındığı Nobel Kimya Ödülü kazanan bilim insanlarınca 1988 yılında ispatlanmış. Duygularımız, doğanın kanunları alt beyinde; insanların kanunları ise üst beyinde geçerlidir.

Nusret Kaya rüya analizini bilimsel olarak, ama onun yanı sıra da evrensel kuş dili olarak yorumluyor. Binlerce kere yaptığı rüya yorumları ile danışanlarına yardımcı olan bir psikiyatrist. Cinsel yaşam, takıntılarımız, bilinçaltımız, atalarımızdan gelen geçmiş bilgiler (enerjiyi de ekleyebiliriz bence bahsettiklerinden ötürü) ve beyinden bahsediyor. Aynı zamanda da kadın, rahim ve Kybele heykellerine de değiniyor. Ateş rahim, su rahim, toprak rahim ve hava rahim düşüncelerini araştırmanızı ve kitaplarını okumanızı dilerim. Aslında bir iki cümleye sığdıramasam da Nusret Kaya’nın felsefesini, kısaca tanımlamam gerekirse şöyle açıklayabilirim: Alt beyin, üst beyin ve ikisinin arasındaki libido. İnsan beyni, doğanın bir parçası. Dolayısıyla doğaya karşı gelemezsin, doğa seni rahatlıkla yutabilir. O yüzden insan önce kendini, beynini, bilinçaltını, cinsel hayatı ve en önemlisi de kadın dişi enerjisini bilmeli, vajinal boşalmayı öğrenmeli ve evlatlarını yetiştirirken; cinsel gücünü vajinasında bulup, benim dişi gücüm vajinamla erkeğime, rahim gücüm de çocuğuma aittir deyip dengeyi kurarsa tüm sorunlar ortadan kalkar diyor. Dünya’nın en büyük sorunlarından tutun da, en ufak sorunlara varana kadar, her şeyin sebebi kadının rahmini keşfetmesi ile son bulacaktır düşüncesinden yana. Alt beyin takıntılarımız ortadan kalkınca üst beynimiz yaratıcılığı ve gücü yakalayacak. Üst beyin şekillere bağlı olarak alfa iletişim kurarken alt beynimiz delta frekansı ile daha derinden iletişim kurar. Üst beyin devre dışı bırakılarak alt beyne inilir (frekanslar için Aidin Salih’in Gerçek Tıp kitabındaki son bölümlerini okuyabilirsiniz bu arada).

Şimdi, beyinden bir kez daha bahsettikten sonra, ahlak konusuna değinmek istiyorum. Sizce nedir ahlak, nedir ahlaksızlık? Bu soruları çok soruyorum, çok sorguluyorum. Bir yandan insanları yargılıyoruz, öte yandan deli gibi TV’de “ahlaksız” diye nitelendirdiğimiz dizileri izliyoruz. Açık söylemem gerekirse, en son Yılan Hikayesi dizisini izledim. Yıl 2002’ydi. Hepsi öyle midir bilmem, izlemiyorum çünkü ama gözlemlediğim kadarıyla kimin eli kimin cebinde belli değil dizilerde. Genelde zengin hayatları bir özentilik, kimse yer sofrasında yememiş de herkes kraliyet ailesinden çıkmış gibi şık, kaliteli, zengin hayatlar, güzel kızlar, yakışıklı erkekler, sevgilisinin sevgilisine aşık olandan tutun da, eniştesini ablasının elinden alan kızlar, yengesiyle yatıp kalkan yakışıklı adamlar, sonra da bunun tek sorumlusunun aşk olduğunu söyleyenler. Peki bu dizileri izledikçe, insan beyni bunları zamanla “normalleştirmiş” olmaz mı? Öte yandan, siz bunları doğru bulmasanız bile, bunları izlerken kınamak ya da yargılamak gibi duyguların içerisine girerseniz, kınanılan ya da yargılanılan olayların bir gün sizin de yaşama ihtimali olabileceğini düşündünüz mü? Enerjiye inanan biri olarak bir kez de böyle baksak bu olaya? Bihter’e fahişe derken, Bihter “ahlaksız” olduğu için mi hata yaptı yoksa kendi seçimlerinden dolayı bir başkasını, mesela annesini mi suçlamalıydı? Yoksa Behlül’ü mü? İşte benim de tam olarak değinmek istediğim nokta bu. Duygularımıza engel olamayız. Çünkü beynimizin yüzde yetmiş ikilik kısmındalar duygular ve çok güçlüler. Onları örtmeye çalıştıkça, daha çok baskı ile bir gün virüs gibi çoğalabilirler. Peki o zaman ne yapmalı? Hissettiğimizi “ahlak” filtresinden geçirmeden mi yaşamalıyız? Arada mı kalalım araf gibi? Sinan Yağmur’un Aşkın Gözyaşları – Yunus Emre kitabında, Yunus Emre’nin eşine olan aşkı, ona rağmen yani duygularına rağmen, duygularını hakkıyla yaşayarak ama seçimlerini de kendisi yaparak, nasıl güzel yaşadığını gözlemledim o kitapta. İmrendim Yunus Emre’nin o kutsal yüreğine…

Peki sizce duygular evli bekar tanır mı, ya da güzel çirkin, ya da zengin fakir, ya da yaşlı genç? Nasıl filtreler hisleriniz seçimlerini, bir boşluk içinde ve hele de farkında değilseniz, beyninizin yaydığı kimya, bilinçaltının duvarından sızarken nasıl bir ortama süzülür? Bu noktada suçlu var mıdır? Böyle bir duygu içinde iseniz, o zaman duyguyu bastırmak mıdır doğru olan? Yoksa bu duyguların sebebine inip, kendini bilip, eksikliklerin ne olduğunu gözlemleyip, oluşan duygudan kendini suçlamadan, kendine açık olarak, fakat karar anında tüm efendiliğimizle, ne kendimize ne de başkasına zarar vermemek değil midir doğru olan. Bence ahlak budur. Ne hissettiğin değil, neyi seçtiğindir. Korteksinin yapacağı seçimdir. Yüzde yirmi sekizlik alan, seçimlerinden sorumlu tutulan alan. Böyle bir durumla karşılaşmasın kimse, kimse yaşamasın fakat günümüzde o kadar çok şey duyarken, o kadar şeye ağzımız açık bakarken, o kadar kişiyi kınar, o kadar kişinin arkasından “yollu” derken, ahlaksız diye nitelendirirken, ben artık yargılarımı bir kenara bırakıp bir de buradan gözlem yapmak istedim. İstisnasız herkeste; hatta sende ve eşinde bile bu potansiyel var. Ne kadar kendine güvensen de bir gün sarsılma ihtimalin varken, kimseyi kınamadan, kendine de pay çıkararak yol almak en güzeli. Bence ahlak seçimken, kınamak ya da ulu orta yere başkalarının ayıplarını yaymak da bir tür ahlaksızlıktır. Ve duam; hiçbirimizin böyle bir şeyle sınanmaması.

Yazmak istedim işte ilişkileri. Önce kendimizi tanımak; beynimizi, bilinçaltımızı, duygularımızı, hormonlarımızı, ahlak yargılarımızı, seçimlerimizi, paradigmalarımızı, sadık kalmayı, sadık eşlere sahip olmayı, kadının cinsel yaşamını ve çok daha fazlasını yazmak istedim. Naçizane, ışık olsun dilerim. Bir de bu pencereden izleyin tüm bunları, dilerim. Ve eğer aldatılma hikayeniz varsa, Seda Diker’in “Aslında Ayrılık Yoktur” ve “Aslında Giden Erkek de Yoktur” kitaplarını okumanızı da gönülden tavsiye ederim. İyileştirir, farkındalaştırır, silkeler, iyidir Seda Diker.

Yoruma kapalı.

MENÜ