Açlık Orucu

22 hafta boyunca 2 gün 3 gecelik açlık oruçları ve 4 karaciğer temizlemesi tamamlandıktan sonra açlık orucu deneyimimi artık paylaşabilirim.

Süreci benimle birlikte takip eden arkadaşlarım açlık oruçlarımı paylaşmak için neden bu kadar süre beklediğimi bilir: Oruç süreci boyunca en başından beri kısmen bilgi paylaştım, her deneyimimi açıklamadım ki dosdoğru deneyimimi aktarayım ve yaşadıklarımı net olarak sunayım istedim.

Açlık orucunu ilk defa 2017’de duymuştum. Sonrasında nedir, ne değildir, sağlıklı mıdır yoksa kendime zarar verir miyim diye önden uzunca bir araştırma yaptım. Elime ulaşan dokümanlar ve sonrasında da “Gerçek Tıp: Yitik Şifanın İzinde” kitabını okuduktan sonra açlık orucunu deneyimlemeye karar verdim. Bu sürece başlamadan önce de kendim tek başıma yol almak değil, Aidin Salih’in öğrencileri rehberliğinde ilerlemek istedim. Böylelikle de Bahadır Cevizci ile yollarımız kesişti.

Oruçlara başlamadan önce farkında olduğum hiçbir sağlık sorunum olmadığı gibi yıllardır “en son ne zaman hasta olduğumu hatırlamayacak kadar da dayanıklı bir bünyeye sahip olduğum için” aslında içten içe övünürdüm bile: “Grip bile olmuyorum senelerdir. En son ne zaman doktora gittiğimi bile hatırlamıyorum; muhtemelen çocuktum belki de. Sabah boğazım ağrısa bile, akşamı bulmadan kendi kendime iyileşiyorum hiçbir müdahalede bulunmadan. Başım bile ağrımaz. 4 saatlik uyku benim için yeterlidir ve kolay kolay üşümem de. Kışın ortasında atlet bile giymeden yalnızca tişörtle ve saçlarım ıslak halde dışarı çıkabilirim” gibi cümlelerimi ardı ardına sıralayabilirim 🙂 Şükür…

Bahadır Bey’le görüştüğümde el ve ayak tırnaklarıma, üst ve alt diş etlerime, dilime ve gözlerime bakarak, o noktalardaki belirtilere göre bedenimdeki hangi noktada normal olmayan bir durum var ya da var mı; onlara baktı. Genel olarak sağlıklı görünmeme rağmen, hemen hepimizde olduğu gibi kimyasal maddelerden dolayı karaciğerimde toksin birikmesi vardı. Sürekli yediğimiz katkı maddeli gıdalar, yanlış beslenme şeklilmiz ve kullandığımız kimyasal ürünler bedenimizde toksin birikmesine neden oluyor, bu toksin de elbette sonunda insanı hasta ediyor. Bu noktada beslenme düzenime de çocukluğumdan itibaren kısaca değinmek istiyorum:

3 yaşıma kadar annemle babam kardeşlerime ve bana hiçbir şekilde çikolata ve türevlerini yedirmemişler. 3 yaşından sonra da çok çok az tüketmişiz (Diş sağlığımı da annemle babama borçluyum. Kendim doğum yapana kadar dişlerimde hiçbir sağlık sorunu yaşamadım, yani 28 yaşıma kadar. Bunun nedeni tüketilen gıdalar ve ailemden edindiğim sağlıklı diş bakımım sayesindedir). Bizim çocukluk dönemimizde zaten çok da katkılı gıdalar yoktu. Dolayısıyla tükettiğimiz sebze meyveler, et ürünleri, süt ürünleri doğaldı. İlk gazoz deneyimim bile 10 yaşında olmuştu ki ilk içtiğimde, gazoz şişesini kafama dikeceğimde üzerime döküleceğini bile bilmeyecek kadar evimize o tür içecekler de girmezdi. Heyecan ve hevesle gazoz şişesini ilk kafama diktiğimde şişenin köpürüp de okul önlüğüme dökülmesi beni çok şaşırtmıştı. Sonrasında elbette büyüdükçe ve bağımsızlaştıkça daha çok abur cubur gıdalar tüketir oldum fakat yemek düzenim hiçbir zaman bu tür gıdalar üzerine olmadı. Hoş, evime bugün bile cips, çikolata, gofret, şeker gibi ürünler girse herkesten önce ben yerim! Çünkü o kadar da seviyorum tatlarını aslında ama evime o tür ürünleri sokmuyorum! Çünkü biliyorum ki onlar GIDA DEĞİL, onlar aslında insanı yavaş yavaş öldüren bir zehir. Fakat şu da bir gerçek: açlık oruçlarından sonra bu tür gıdaların tadı eskisi gibi lezzetli de gelmiyor.

Kullandığım hiçbir ilaç yok ya da hastalığım da yok. Ağrı kesiciyi bile ömrümde sayılı içmişimdir ki açlık oruçlarından da çok öncelerde aslında bildiğim bir şey vardı: Eğer bir yerim ağrıyorsa o ağrıyı dindirmek değil, vücudun bu alarmı neden verdiğini ve neden ağrıdığını bulmak önemli olan. Ağrı kesici susturur fakat sorunu çözmez. Ağrı ise bedenin verdiği tepkidir, uyarıdır, alarmdır. Dolayısıyla bedenimin herhangi bir bölgesinde ağrı varsa bunun sebebi bulunmalıdır diye düşündüğüm için mümkün olduğunca ağrı kesiciden dahi uzak durmuştum.

Kullandığımız kimyasal maddelere de değinecek olursam: annem hiçbir zaman çamaşırlarında yumuşatıcı kullanmazdı fakat ve elbette deterjanlarımız bizim de kimyasaldı. Ayrıca çok temizlik yapan bir annem var… Ben de kendi evimde açlık orucundan önce muhakkak çamaşır yumuşatıcı kullanırdım ve seçtiğim tüm deterjanlar yoğun parfüm özellikli olanlardı. Kendim de parfüm kullanmayı çok sever ve parfüme bir yığın da para yatırırdım. Saçlarımı senelerce boyar, genellikle makyajlı dolaşırdım. Açlık orucundan sonra ise yumuşatıcıyı tamamen raflarımdan kaldırdım. Kimyasalsız deterjanlar kullandım (fakat çok da iyi temizleyen bir deterjana henüz rastlamadım. O özene bezene ve tüm titizliğimle kullandığım kıyafetler şimdi öncesine nazaran daha soluk ve çocukların kıyafetlerindeki lekeler tam olarak çıkmış değil. Ama “en azından hasta olacaklarına kıyafetleri lekeli dolaşsınlar. Hasta olmalarındansa kıyafetlerinde leke kalmasına razıyım” diye düşündüğüm için ve iyisine henüz denk gelmediğim için kimyasalsız bu ürünleri almaya devam ediyorum hala). Yıllardır kullandığım saç boyalarından artık vazgeçtim. Son zamanlarda neredeyse hiç makyaj yapmıyorum (fakat bu, hiç yapmayacağım anlamına da gelmiyor. Açıkçası makyajı seviyorum ve devam etmeyi de düşünüyorum. Doğal mineralli toz pudraları tercih etmeye gayret ediyorum).

Tüm bunların dışında ayrıca belirtmek istediğim bir konu daha var: İki çocuğumu da normal doğum yaparak dünyaya getirdim. İlk doğumum 10 saat kadar sürerken, ikinci doğumum 1 saat 50 dakika sürdü. Güneş planlı bir gebelikken, Hira tamamen sürpriz ve spirale rağmen gebe kaldığım bir bebekti (çok şükür, iyi ki var…). Menstruasyon dönemlerim en başından beri hep sancılı ve çok yoğun olurken, spiralden sonra aşırı derecede artma durumu yaşadım. Öyle ki, her menstruasyon dönemim benim için ciddi bir sıkıntıydı ve artık çok daha uzun ve yoğun sürmeye başlamıştı. En iyi ihtimalle 9 gün sürerken bu süreç 15 güne kadar çıkabiliyordu. Hemen hepimiz gibi ben de “bu normal değil ama aman, bir şey olmaz. Nasıl olsa ilk başlardan beri yoğun kanamam var, sonrasında düzelir” ihmalkarlığı yaşadığım için konunun üzerinde çok da durmamıştım ve açıkçası bunu sağlık problemi olarak görmedim bile (ne cahilmişim…).

Hamilelik ve emzirme dönemlerim boyunca (yani art arda 6 yıl boyunca) hiç oruç da tutmamıştım. Çünkü oruç tutup da bedenimi aç ve susuz bırakırsam, bebeğimi karnımda taşıdığım ya da emzirdiğim dönemlerde onlara zarar veririm diye korktuğum için Ramazan oruçlarıma 6 yıldır ara vermiştim. Dolayısıyla bedenim aslında oruç tutmayı da unutmuştu…

Kısaca kendimden bahsettikten sonra şimdi açlık orucu sürecine geçebilirim: Bahadır Bey 11 hafta boyunca 2 gün 3 gece oruç tutmam gerektiğini ve 5. hafta ile 11. haftanın sonunda da karaciğer temizliği yapmam gerektiğini söylediğinde, bu süreç başta gözümü korkutmuştu. Çünkü yıllardır oruç tutmayan ben, bir anda 3 gece boyunca hiç yemek yemeden ve hem de bu oruçları 11 hafta boyunca yapacak olmam, başta bana imkansız göründü. Fakat niyetine girdikten sonra özellikle de 3. geceler olmak üzere zorlansam da, devam ettirebildim.

İlk hafta doğal olarak zor geçti. Özellikle de 2. gece ve 3. gecede artık tamamen halsizleşmiş ve normalde hiç üşümeyen ben 3 kat giyinmeme rağmen hala titriyor ve elim ayağım bir türlü ısınmıyordu. 3. gecenin sonunda da menstruasyon döneminin başlangıcındaydım ve rahatsızlığımın bilincinde olmadığım için karşılaştığım durum beni şok etmişti: Kehribar rengi kanamam olmuştu. Nasıl olurdu? Kehribar renginden kan mı olur, üstelik yoğunluğu da akıcı değil, aksine pelte şeklinde ve 2 gün boyunca da kanamam bu şekilde devam ediyorsa, bu normal bir gözlem değildi. Bu durumu Bahadır Bey’in asistanına ilettiğimde “Şule Hanım sizin gördüğünüz yalnızca bedeninizin dışa vurduğu toksin birikintisinden dolayı oluşan bir durum. Bir de düşünün ki bedeninizin içinde nasıl iyileşmeler oluyor… Ayrıca üşüyorsunuz çünkü beden artık kendini düzeltmeye çalışıyor, aç kalarak tüm toksinleri dışarıya atmaya çalışıyor ve bu iyileşme sürecinde kanama, üşüme, titreme, bulantı, baş ağrısı gibi durumlarla kişi karşılaşabiliyor. Gerçek bir temizlik istiyorsanız, 3. geceye kadar kesinlikle hiçbir şey tüketmemelisiniz. Çünkü asıl iyileşme 3. geceden sonra gerçekleşir” demişti. Evet, ben bu yola girdiğimde gerçekten de şifa dilemiştim ve buna inanarak başlamıştım fakat yine de bedenimde böyle durumlarla karşılaşmak beni şaşkınlığın da ötesine taşımaktan alıkoyamamıştı. O an anladım ki menstruasyon dönemimin bu denli uzun ve yoğun sürüyor olması normal bir durum değildi, bende muhtemelen bir kadın hastalığı olabilirdi. Hemen jinekoloğuma da gitmeliydim…

2. hafta yine çok kolay geçmemişti. Yine aynı şekilde üşümeler, titremeler, 3. gece oluşan halsizlik, açlığın verdiği tahammülsüzlükten dolayı oluşan sinir, iki küçük çocuğumla ilgilenmem için harcadığım enerji derken bu haftayı da tamamlamıştım fakat bu kez gözle görülür bir değişim yaşamamıştım.

3. hafta ise menstruasyon dönemim bitmiş olmasına rağmen simsiyah bir akıntı geldi. Sanki doğum yapacakmışım da suyum geliyormuş gibi bir his yaşadım. Sonrasında ise gördüğüm manzara yine beni şaşırtmıştı. Bu kez de su gibi akışkan, simsiyah bir birikinti ile karşılaşmıştım.

4. hafta ise yine aynı süreçler olduğu gibi devam ederken, en son ne zaman hasta olduğunu bilmeyen ben, oruç sürecim bittikten iki gün sonra 39 derece hasta bir şekilde 2 gün boyunca yattım. Aynı seyir 5. hafta da devam etti ve ben yine oruç bittikten iki gün sonra ve 2 gün boyunca yine ateşli ateşli iki gün boyunca yattım. Bunu da Bahadır Bey’in asistanına ilettiğimde “ateşli hastalık yaşadığınızı duymak bizi sevindirdi çünkü bu, bedeninizin iyileştiğini ve düzelme sürecine girdiğinizi gösterir. Yani bu, iyi bir durum” deyince sevindim de açıkçası.

5. haftanın sonunda karaciğer temizliğim vardı. Bana tarif edildiği gibi tüm süreçleri ilerlettim fakat karaciğer temizliği benim için çok yorgun geçti. Sanki yine normal doğum yapmış gibi ağrılı ve yorgun bir gece geçirdim. Karaciğer temizliğinde lavman da yapılması da şart imiş çünkü karaciğerden çıkan toksin maddeler bağırsaktan bu şekilde atılıyormuş.

Diğer haftalarda da yine aynı sinir, üşüme, titreme gibi durumlar yaşarken artık bedenim açlık oruçlarına daha adapte olmuştu fakat menstruasyon dönemlerimde farklı bir renkte kanamaya rastlamadığım gibi sanki günlerimde kısalma yaşamaya da başlamıştım ama bu kez de şöyle bir sorun vardı: menstruasyon dönemi bir iki gün daha kısa sürüyor fakat sonrasında leke şeklinde kanama devam ediyor, hem de daha uzun devam ediyor. Bu da, yine iyileşme döneminin belirtileriymiş aslında ama sandığım gibi öyle hemen geçebilecek bir süreç değilmiş. Kadınlarda, özellikle biriten toksik maddeler ya rahimde ya da beyinde toplanırmış bu arada.

8. hafta nedense benim için daha zor geçti. Açlığa tahammül edemez bir durumdaydım ve “artık şu süreç bir tamamlansın, çok zor geçiyor ve dayanmakta güçlük çekiyorum” dediğimi hatırlıyorum. Ve bir şey fark ettim: Yemek yemeyi özlüyordum ve bunu fark ettiğimde çok şaşırmıştım. İnsan yemek yemeyi özler mi? Bu nasıl bir duygu? Kendime şaşırmıştım çok… Yine de aynen devam ettim ve 11 haftayı tamamladıktan sonra ikinci karaciğer temizliğimle süreci tamamlamış oldum.

12. hafta yine Bahadır Bey’e gittiğimde bedenimin tam manasıyla temizlenmediğini, yine aynı şekilde 11 hafta boyunca (yani toplamda 22 hafta açlık orucu ve 4 karaciğer temizliği) bir açlık orucu daha yapmam gerektiğini söylediğinde dürüst olmam gerekirse gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. “Neeee! Bir kez daha mı! Ama çok zorlandım ve iki küçük çocuğumla açlık orucunu sürdürmek benim için çok güç!” dediğimde kendi kendime şunu söyledim: “Şule, kimse sana bu süreci zorla yaptırmıyor ve istemezsen elbette açlık orucuna devam etmek zorunda da değilsin. Ayrıca aç kaldığımız süreçlerde kendimizi her ne kadar aç zannetsek de aslında aç değiliz ve bedenimizi de bu şekilde beslenmeye alıştırdığımız için zorlanıyoruz. Bu bir iyileşme metodu ve İbn-i Sina da hastalarına 3 günlük açlık veriyor imiş. Üstelik bedenindeki her hücre bilinçli ve onları tam manasıyla sağlığına kavuşturman için, yalnızca kendin için ve kendine güvenerek bu süreci tamamla. Sağlık önemli ve sen bedeninden sorumlusun ve sağlık en büyük nimettir.” Kendimi bu şekilde motive ettikten sonra bir 11 hafta daha açlık orucu tutarak toplamda 22 hafta açlık oruçlarımı tamamladım.

Bu zaman zarfı içinde menstruasyon dönemimde ciddi bir düzelme yaşamadım fakat açlık orucunun daha ilk haftasından itibaren bedenimde izlediğim farklılıklar, menstruasyon sürecinin gün sayısı ve yoğunluğundaki değişimler aslında iyileşme sürecinde olduğumun belirtisiydi. Yine de canım sıkkındı çünkü aylardır bu rahatsızlığımı tedavi etmeye çalışmama rağmen tam manasıyla temizlenememiştim. Artık 22. haftanın sonuna geldiğinde ilk defa menstruasyon dönemim normal seyretmişti ve hem kanamamın yoğunluğu hem de gün sayısı normale inmişti (fakat sonrasında leke şeklinde kanama yine devam etti). Oysaki ben, daha ilk haftadan düzeleceğini sanıyordum ki meğer daha uzun süreçlere ihtiyacım var imiş. Bu zaman zarfında da jinekoloğuma gidip genel sağlık muayenesi oldum. Jinekoloğum “Şuleciğim, bugün yoldan 3 kadın çevirsem ve muayene etsem, 3 kadından ikisinde miyom vardır. Dolayısıyla sende de miyom var fakat korkacak bir durum yok çünkü miyomun yalnızca mercimek büyüklüğünde. Ayrıca seni uyarırım: Çok dikkat etmen lazım çünkü sen çok kolay hamile kalırsın” deyince “Deniz ablacığım zaten Hira spiralle oldu, o yüzden bunu tahmin edebiliyorum” diye üzerine şakalaştık. Menstruasyon dönemim bittikten sonra jinekoloğuma bir kez daha muayene için gideceğim çünkü miyom ne durumda, daha da küçülme ya da yok olma durumu var mı, kanamalarım neden bu kadar sık oluyordu ve hala menstruasyon dönemim bitmesine rağmen süren kanamalarım normal mi yoksa sağlık problemim mi var; daha detaylı inceleme de yapacağız.

Karaciğer temizliğine de kısaca değinecek olursam: Evet, bedenimi gerçekten de yoran bir süreç karaciğer temizliği ve zor geçiyor çünkü toksin maddelerden arınmak ve yıllardır kullanılan kimyasallar, yenilen katkı maddeli gıdalar, parfüm gibi hava yoluyla solunan kokular, makyajla bedenimize aldığımız ve bedenimizin doğasıyla uyuşmayan o ürünlerin bıraktığı zehirler derken aslında büyük bir temizlik gerçekleşiyor içeride ve karaciğer temizleniyor. Fakat arındığını da kendin hem görüyorsun hem de bedeninde gözlemliyorsun. 22. haftanın sonunda tekrar Bahadır Bey’in yanına gittiğimde “hala açlık oruçlarına devam etmem gerektiğini, ilk zamanlara göre çok çok daha iyi olduğumu fakat tam manasıyla hala arınma olmadığını, 10 günlük açlık orucu tutarak bu süreci sonlandırmamız gerektiğini” söyledi. Dedim ki ben de: “Bahadır Bey, neredeyse 6 aydır açlık orucu tutuyorum ve bir 10 gün daha tutabilirim fakat benim çocuklarım küçük ve bu süreci onlarla 10 gün boyunca gerçekten sürdüremem ve açık söylemem gerekirse gerçekten yoruldum da, bunu saklayacak değilim ne sizden ne de başkasından. Bu inanın bana bahane değil ve hem evin hem de çocukların tüm sorumlulukları bana ait. O yüzden 10 günlük orucu tutacağım ama zararı yok ise biraz ara verelim.” dediğimde, sonbaharda 10 günlük oruca başlamak üzere karar kıldık 🙂 Anlayacağınız, bir on günlük açlık orucu sürecim daha var ve ben de bunu tahmin ediyordum zaten 😀

Şimdi bu süreci bir de kendi bakış açım ve tecrübelerim dahilinde; açlık orucunun hayatımda zihnen, bedenen ve psikolojik olarak ne gibi değişimler sağladığına ve öncesinde nasıl düşünüp şimdi nasıl değerlendirdiğime dair fikirlerimi izninizle paylaşacağım:

Çok değil, bundan 1 yıl önce biri bana 3 gün yemek yemeyeceksin, sadece akşamları su içeceksin dese, “hadi canım manyak mısın, kendimi mi öldüreyim?” der, bir de üstüne gülüp geçerdim. Aklından şüphe edeceğim de kesindi. Ama okuyup araştırdıkça, anladıkça, Aidin Salih’i onaylamadan önce farklı kitapları da inceleyip bilimsel olarak da doğruluğunu görünce açlık oruçlarına başlamaya karar verdim. Kafama göre verdiğim bir karar değil bu. Ömrüm boyunca da bu açlık oruçlarını sürdüreceğim. “Tok açın halinden anlamaz” sözünü, açlık orucuna başlamadan hakikaten anlayamazsınız, fikrimce.

Artık naneli sakız çiğnediğimde, mutfak tezgahındaki cifi ağzımda çeviriyormuşum gibi hissediyorum. Çok yüksek rakamlar verip de bayılarak aldığım parfümümü sürdüğümde, kokusuna tahammül edemiyorum (fakat çok nadir de olsa evet, hala kullandığım da oluyor. Bu, benim kişisel tercihim. Aslında hiçbir şekilde kullanmamak gerek, bunu bilip de ona göre tercih etmek kişinin kendine kalmış, bunu da ek olarak belirtmek istedim). Ellerimi yıkadığım sabunun kokusu, elime sürdüğüm bal aromalı kremin boğazıma nüfus eden kimyasalı, yumuşatıcıların ve deterjanların işkence veren sentetik kokuları, yediğimiz yemeklerin yapay tatlandırıcıları; hepsini artık ayırt edebiliyorum. Ne çok yerden bedenimize saldırı varmış meğer ve artık arındıkça, bedenime nüfus eden dostu düşmanı çözebilmeye başladım ve bunu her bir hücrem bilinçlice ayırt ediyor ve “normal” olmayan şeye duyu organlarınla ki en başta da koku ve tatla sana rahatsızlık hissi veriyor; her bir gıdayı, kokuyu, kimyasalı. Sigara bile daha masum bence titanyum dioksitten, aspartamdan, çin tuzundan ve diğerlerinden… Makyajı da yukarıda bahsettiğim gibi tam manasıyla bırakmadım ve bırakır mıyım bilmiyorum. Miminum olacak şekilde makyaj yapıyorum ve her ürünün doğalını seçmeye özen gösteriyorum. Ayrıca cildim o kadar iyileşti, göz altlarımdaki morluklar o kadar azaldı ki, herkes cildime ne kullandığımı soruyor.

Kendimi en çok sorguladığım, değişime girdiğim ve kendimle yüzleştiğim, kendi elimden kendim tuttuğum, içimdeki gerçek benle bağlantı kurabildiğim, içimden geçenlerin egomdan mı yoksa ruhumdan mı geldiğini analiz etmeye çabaladığım, an’ı yaşamaya özen gösterdiğim, doğru ya da yanlış her duyguma izin verdiğim ve bilinçaltı nedenime inmeye çalıştığım, İslam’ı daha özümseyerek anladığım, insanların paylaşımlarından ya da konuşmalarından iç dünyalarına inebildiğim ve ne kadar samimi olup olmadıklarını gördüğüm, gözbebeklerine kadar iyice izlediğim, çekim yasasının işlediğine tanık olduğum, niyetlerin ve duanın gücünü en derinden hissettiğim, sağlık ve beslenmenin hayatta ne kadar önemli olduğunun, bebek mamalarından tutun da yediğimiz ve çok masum gözüken en küçük bir paketli gıdanın bile bizde yarattığı ruhsal ve bedensel ciddi tehlikelerin, parfüm deterjan gibi kimyasal maddelerin dna değişimlerine bile sebep olmasının, yenilen içilen gıdaların duygusal zekayı bile değişime uğrattığının (vicdan, merhamet, paradigma, empati gibi), toprak rahim / ateş rahim / su rahim kadınlarının eğitilmesinin ve onlardan doğacak çocukların da gelecek yaşamlar için değerinin ve Nusret Kaya’nın söylediği gibi; kadının cinsel yaşamını keşfetmesi gerektiğini ve benim de artık bunu yazmam gerektiğini anladığım bir döneme girdim.

Saklı Seçilmişler kitabı (ki çok sevdiğim bir kitap ve muhakkak okumanızı tavsiye ederim) der ki: Milyonlarca genç erkek sperm üretemiyor, kadınlar bebek sahibi olamıyor. Kısırlık çığ gibi büyüyor. Resmi rakamlara göre 2 milyon kısır var. Obezite, otizm sayısında patlama yaşanıyor. Aşırı kilo ve obezite nedeniyle yılda 2.8 milyon kişi ölüyor. 2030’da yıllık ölü sayısı 5.1 milyon olacak… Bugün… 6 milyondan fazla diyabetli hastaya 10 milyon gizli şeker hastasını ekleyiniz… Son on yıllık süre zarfında diyabet hastası oranı yaklaşık %100’lük artış göstererek %7.6’dan %13.4’e çıktı. Keza… Bireylerin büyük çoğunluğu hastalığın farkında olmadan yaşıyor. Kandaki şeker oranının kontrol altında tutulmaması kalp krizi, felç, böbrek yetmezliği, körlük, uzuvların kesilmesi gibi ve hamilelikte büyük sağlık sorunlarına sebep oluyor. Ülkemizde böbrek hastası sayısı 5.5 milyon. Türkiye’de ölümlerin dörtte biri kanserden artık! Kalp hastası sayısı milyonlarla ifade ediliyor.

Ayrıca: 3 kg yapay tatlandırıcı 750 kg şekere denk geliyor. Mısır şurubu veya nişasta bazlı şeker denilen şekerimsi şey, özünde işlenmiş endüstriyel şeker. Mısır şurubu elde etmek için cıva kullanılıyor. Cıva kuvvetli bir nörolojik toksin / zehirdir. Bu özellikle çocuklarda daha tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır ve paketli gıdalarda endüstriyel şeker kullanılır.
Hibrit tohumlar insan bedeninde hastalık sebebi. Evrilmemiz için 1 milyon yıl geçmesi gerekiyor. Diş çürüklerinden kurtulmanın başlıca yolu endüstriyel şeker ve nişastadan uzak durmak. Bu yiyecekleri tüketmek için evrilmemiş olduğumuzdan tükürükten başka doğal savunma mekanizmamız yok.

Saklı Seçilmişler kitabının yanı sıra GAPS, Gerçek Tıp, Alkali Diyet, Kuantum Beslenme, Tokuz Ama Açız, Gerçek Probiyotik Beslenme, Büyüleyici Bağırsak, Beyinde Ararken Bağırsakta Buldum, Sağlıklı Hayat; beslenme adına okuduklarımdan beni en çok etkileyen kitaplar.
Kimyasallar derseniz ayrı bir felaket. Bilmemek daha iyi, en azından mutluyum mu diyorsunuz? Bilmek zorundayız. Ben de, siz de, hepimiz de… Sevmeye, hayata saygı duymaya, korumaya, sorumluluğa kendimizden başlamalıyız. İsimlerini yazdığım bu kitaplar önemli, okuyun. Açlık orucu da öyle ki en iyi çözüm.

Yoshinori Ohsumi adlı bilim adamı 2016 yılında otofaji ve açlık ilişkisi üzerine yaptığı çalışmayla Nobel ödülü kazandı. Otofaji genel anlamda hücre içindeki atık maddelerden kurtulunması olarak geçmektedir.
Doğal gıdanın kalmadığı günümüzde ne yazık ki reseptörlerimiz görevini doğru yapmıyor. İçinde kimyasal bulunan parfümlerden, aromalı içeceklerden, hormonlu gıdalardan tiksinmemiz gerekirken, bunları keyifle tüketir hale geldik. Bütün bu olumsuzluklardan kurtulmamızı sağlayacak en önemli faktörlerden birisi, vücudu hazırlayarak yapacağımız periyodik ve kasıtlı açıklardır. Bedeni ve cildi güzelleştiren, reseptörlerimizi normale döndüren, davranışlarımıza ölçü getirebilen, zihinsel fonksiyonlarımızı daha verimli kullanmamızı sağlayan şeyin ta kendisi kasıtlı açıklardır. Dikkat edilmesi gereken kronik rahatsızlığı olan (diyabet, yüksek tansiyon vb.) kişilerin doktor kontrolünde yapmalarıdır.
Sevgili @ridvan.kir hocam da açlık orucu hakkında böyle bir yorum getiriyor. Bu oyunun sahnesi tüm dünyadır. İnanç ayrımı yapmaksızın tüm insanlığı ilgilendirmektedir. Kusura bakmayın; antrenmandan sonra ne kadar protein alacağınız, selülitten nasıl kurtulacağınız gibi soruları çoktan geçtik. Önümüzde insanlığı ilgilendiren çok daha büyük sorunlarımız var ve hepimizin de dert etmesi diliyorum.

Oruca başlamadan önce akşam en son saat 7:00’de yemek yenir, ertesi günü iftarda 3 yudum su içilir. Vücut daha fazla su içmek isterse sahura kadar su içmeye devam edilebilir. Bir sonraki gün yine oruç tutulur ve yine aynı şekilde iftarla sahur arası yalnızca su içilebilir. Sonraki gün sabah meyve sebze suyu ile açılabilir. Yani iftar ve sahur arası yalnızca su tüketilir ve 3 günlük açlıklarda 3 gün boyunca yemek yenilmez.

Organ nakli olanlar, ağır hastalığı olan yaşlılar, Tip1 diyabetliler, bazı otoimmün hastalar açlık orucu yapamazlar. Hamile ve emziren bayanlara da önerilmiyor fakat yapanlar da var imiş. Ki, benim görüşüm de hamile ve emziren annelerin yapmamasından yana.

Açlık orucu hastalığa neden olmaz fakat kişide tespit edilemeyen bir rahatsızlık varsa, açlıkla birlikte bunun etkileri belirginleşebilir ki benim de yaşadığım tam olarak buydu.

Açlık orucu 20 günlük ya da 30 günlük yapılmadığı sürece kas erimesine neden olmaz ve bağışıklığı düşürmez. Daha az süreli oruçlarda yağ ve toksik maddelerin vücuttan atılması sağlanır yani kilo kaybı bu sebeple yaşanır.

Sağlık problemi olmayan kişiler, yalnızca kitabı okuyarak da açlık yapabilir.

Açlık orucu esnasında baş dönmesi, mide bulantısı, kusma, üşüme, titreme gibi belirtilerin olması vücudun iyileşmeye başladığını gösterir fakat kusma görülürse sonlandırılabilir.

Ramazan oruçları ile açlık oruçları arasındaki fark da şudur: Ramazan oruçlarımızda iftarda yemek yenir fakat açlık oruçlarında yalnızca su içilir. Ben açlık oruçlarına niyet edeceğim zaman “Niyet ettim Rabbim bildiğim ve bilmediğim tüm rahatsızlıklarımdan kurtulmak için, şifan için açlık orucunu tutmaya” diye niyete başladım her seferinde. Ayrıca belirtmek istediğim bir konu daha var: Eski zamanlarda insanlar Ramazan oruçları tuttuktan sonra beslenmelerine çok daha dikkat edip, karışık yemeyip, az yiyerek sofradan kalkıp devam ediyorlarmış fakat günümüzde salatalar, çorbalar, börekler, tatlılar, etliler, zeytinyağlılar, meyveler, hamurlar derken hepsini karıştırıyoruz ve bu da toksin birikmesine neden oluyor ki bu konuda en çok tavsiye edeceğim kişi de Ayşegül Çoruhlu’nun kitaplardır.

Açlık oruçları sürecinde ayrıca Bahadır Bey’in verdiği bitkisel kür ve çaylara da devam ettim. Hacamat da yaptırdım. Aslında bu süreci detoks olarak da adlandırabiliriz. Sıvı diyeti gibi ve sonrasında da yenilenlere dikkat etmek önemli bir ayrıntı.

Açlık oruçlarına başladığımda gerek çevremden gerekse de sosyal medyadan birçok tepkiyle karşılaştım: “Sen bilgili bir kadınsın, sana hiç yakışıyor mu böyle cahilce metotlar. Kendini mi öldüreceksin? Sonradan başına bir hastalık gelirse görürsün. Hangi yılda yaşıyoruz? Başkası yapsa güler geçerim ama sen yapınca kınıyorum” gibi cümleler… Kısaca şu cevabı vermek istiyorum: Konfüçyüs’ün de dediği gibi “Düşünmeden öğrenmek faydasız, öğrenmeden düşünmek tehlikelidir. Dolayısıyla ben sorgulamayı seven ve uygulayan biriyim. Her şeyi sorgulamak lazım. Hatta en çok da doğru bildiklerimizi ve bize empoze edilenleri ama bizim bunların farkına varmadıklarımızı sorgulamak…

Rahmetli Aidin Salih’e çok duacıyım ve onu minnetle anıyorum. Fakat şu da benim doğrum ki: Ne kadar kendisine saygı duysam ve çok sevsem de, “kendi doğrumca” uyguladığı metotları çocuklarım üzerinde uygulamak istemem ve uygulamam da. Kitabında bahsettiklerini yalnızca kendim için doğru kabul ederim ve çocuklar için söylediği metotlar benim için uygun değil fakat dediğim gibi; bu benim doğrum ve araştırdığım zaman böyle uygun olduğunu düşünüyorum. Bunu neden söylüyorum: Sevdiğim kişiler de dahil olmak üzere, bir şeye karar verirken gözüm kapalı değil; araştırarak, sorgulayarak ve irdelememin sonucunda ulaştığım doğrularımla yol alıyorum. Naçizane, bu da benim ince bir tavsiyem olsun ayrıca…

Şimdi nasıl besleniyorum ve nasıl bir düzenim var: Bu dönemde bırakın organik ürün bulmayı, aslında doğal ürün bulmak bile çok zor. Fakat elimden geldiğince, mümkün olabildiğince doğal gıdalar bulup onları tüketmeye ve çocuklarımı da bu şekilde gıdalarla beslemeye ciddi gayret ediyorum. Mümkün olduğunca kimyasaldan ve makyajdan uzak duruyorum. Fakat hiç mi çikolata yemiyorum? Ne kadar zararını bilsem de evet, arada bir kaçamak yapıyorum ama eve hiç sokmadan. Çünkü bazen insan farkında olmadan kendini sıkar, bunaltır. Bilinçaltıma bu denli baskı yapmak da istemiyorum açıkçası. Ama o kadar minimum ki bunlar, yine de açıklama gereği duyuyorum ki dosdoğru şekilde elimden geldiğince aktarabileyim.

Bahadır Bey’e de tüm sorularınızı ilettim. Kendisi ilk fırsatta sorulara dönüş yapacak ve ben de tüm arkadaşlarıma aktaracağım.

Ayrıca yine kendi fikrimce bana göre şifalanmak 3 anlamda tamamlanarak olur: beden, zihin ve psikolojik olarak sağlıklı ve dengeli olmakla. Yani üçü de dengeli ve sağlıklı ise kişi bence ancak o zaman gerçek manada sağlıklı olacaktır ve bunların hepsi birbirini etkilediği için hepsine de dikkat etmek gerekir. Yani bedenimize olduğu kadar zihnimize, zihnimize olduğu kadar da ruhumuza da özen göstermeliyiz.

Gıda, sağlık ve beslenme üzerine yazdığım diğer blog yazılarımı da lütfen okuyun. Blogumda arkadaşlarıma ulaşmak için günlerce uykusuz kalıyorum ki bundan hiçbir çıkarım yok. Uykusuz kalıyorum, emek veriyorum ve bunu gönülden yapıyorum çünkü BİR olmaktan yana olan biri olarak elimden geldiğince, niyetim kadar gücüm de el verdiğince herkese ulaşmaya çalışıyorum. O yüzden de yazıyorum ki hepimiz birbirimize dokunalım.

Kucaklıyorum
Şule ALKIŞ

Yoruma kapalı.

MENÜ